2005 yılında yayınladığımız Önemli Doğa Alanları yayınımız yüzlerce sayfaydı. Ancak tek bir sayfa Anadolu’nun derdini özetliyordu. Baraj ve sulama projeleri, doğamız üzerinde açık ara farkla en büyük tehditti. Yanlış su politikalarımıza dikkat çekmek ve bu politikaları değiştirmek için Dicle Nehri’nin sesi olma kararı aldığımız o günü hep hatırlarım. Ankara’da bir toplantı odasında idik. Oradan çıkıp göğe baktığımda, içim minnet ve umutla dolmuştu.

“Hasankeyf’e Sadakat” diye çıktık yola. Üç beş insancık idik, binler olduk. Koskoca bir tren kaldırdık. Sanatçılarla, bilim insanlarıyla ve Hasankeyf’i hiç görmemiş insanlarla bir hak mücadelesi yürüttük. Sayısız eylem, basın açıklaması, toplantılar yaptık. İmza kampanyaları, yayınlar, araştırmalar, etkinlikler...

Hasankeyf Yok Olmasın 1

Hasankeyf'e Sadakat Treni yolcuları.

Avrupa ve bölgede pek çok başka kampanyalar yürütüldü. Davalar açıldı. Avrupa ülkeleri baraja kaynak vermekten vazgeçirildi. Derken, Garanti ve Akbank, iki büyük banka, projeye kaynak sağladı. İkisiyle de uğraştık tabi. Sözde çevreci ve sözde sanat destekçisi iki büyük bankanın kocaman bir medeniyeti, köklerimizi, doğamızı yok edişini ört bas etmesine izin vermedik.

Yine de tüm bunlar olurken çok değildik, birlik hiç değildik. Ülkemizin önde gelen sivil toplum kuruluşları, konu Dicle ve Hasankeyf olunca, yoktular...

Hasankeyf Yok Olmasın 2

Ilısu baraj projesinin tamamlandığı dönem, ülkemizde HES ve madenlerin mısır gibi patladığı, toplumsal çatışmaların tırmandığı, doğamızın ve kültürümüzün en zor zamanlarını yaşadığı dönem. Bu bir tesadüf mü? Elbette değil. Doğamızdan, köklerimizden, kültürümüzden uzaklaştıkça, bağlarımızı kopardıkça, yok oluşun parçası olmamız kaçınılmaz.

Doğamıza köklerimize dönelim, dedik. Hadi yürüyelim, dedik. Büyük Anadolu Yürüyüşü, dedik. On bir farklı koldan Ankara’ya yola çıktı doğanın hakları için insanlar. HES’lere, barajlara karşı “Nehirlerimizi, suyumuzu vermeyeceğiz” dedik hep birlikte. Günlerce yürüdük, yine de durduramadık bu yok oluşu.

Derken, bir yaz günü, tam da ıhlamurlar açıyorken, “Gezi” kelimesi girdi hayatımıza. Gezinin ruhu bir tohum oldu. Anadolu’nun dört bir yanına savruldu durdu. Dicle ve Hasankeyf, işte bu tohumu bekliyor hâlâ.

Hasankeyf Yok Olmasın 3

Fotoğraf: Ali İhsan Gökçen.

İki ay önce gittim Hasankeyf’e. Sular altında kalırsa, son bir bakayım, veda edeyim, istedim. Gittiğimde bir savaş alanıyla karşılaştım. Yerinden sökülmüş eserler, betonla doldurulmuş vadiler, yıkık evler. Öte yanda, evleri dinamitle patlatılmamış gibi uçan kerkenezler, nehrin içinde yüzen balıklar, sevinçle açan çiçekler, mis gibi yağan yağmurlar. Bir yandan ağlayan, bir yandan yeni yaşamı için umut taşıyan Hasankeyfliler.

Dinamitle parçalansa da umutlarımız, kerkenezler gibi uçmak gerek. Yerle bir olsa da yuvamız, baştan, hep baştan o yuvayı kurmak gerek. Konuşmayı, söylenmeyi bırakıp, yola koyulmak gerek. Gezinin o güzel tohumlarını Dicle’nin suyuyla, toprağıyla buluşturmak gerek.

Yaptıklarımız kadar yapmadıklarımızdan da sorumlu olduğumuzu hatırlatır hep sevgili Güven Eken. Şimdi yaptıklarımızı değil, yapmadıklarımızı bulmak gerek...

Hasankeyf Yok Olmasın 4

Fotoğraf: Dündar Uğurlu