Belgesel ne durumda şu an?

Film hâlâ festival sürecinde. Türkiye, Avrupa ve Amerika’da yaklaşık 15 film festivali (!f, Ankara Film Festivali, Bozcaada Ekolojik Filmler Festivali, Maplaneta...) ve yaklaşık 10 - 15 adet özel gösterim geçirdi (Amerika Ulusal Tarih Müzesi, Wageningen Üniversitesi 100. yıl etkinlikleri, Moda Sahnesi, Salt Galata Film Günleri...). Fransa’da Lorient’te ve Belçika’da iki festivale daha katılacak. Sonrasında festival sürecini tamamlamayı düşünüyoruz. Bu sırada sabırsızlanan izleyicilerin beklemeden internetten izlemeleri için filmi Vimeo VOD adresinde cüzi bir miktar karşılığında gösterime koyduk.

Fırsat oldukça, insanlar istedikçe okullara, üniversitelere ve çocuk etkinliklerine eğitim amaçlı katılmaya çalışıyoruz. Filmi yaklaşık 3 bin kişi izleme fırsat buldu. Çeşitli eğitim etkinlikleri ve okullar belgeseli öğrencilere göstermemiz için çağırıyorlar. Gönül ister ki MEB, belgeseli kullanarak ülke genelinde denizleri tanımak için kitlesel bir etkinlik yapsa. Okullarımızdaki biyoloji eğitimi oldukça düşük sevilerde, denizlerdeki canlılarımızı tanımıyoruz ve bu nedenle de onlardan korkuyoruz. Ülke genelinde birçok genç yüzme bilmiyor; denizden korkuyor. Denizden korkan bir toplumun denize ve doğaya bakış şeklinden hayır bekleyemeyiz.

Balıksız Denize Doğru 1

Fotoğraf: Ronald Osinga

Belgesel bir balığın soyunu kurtarabildi mi?

Şüphesiz şu ana kadar yaptığımız gösterimler yeterli değil... Belgeselin toplumu konu hakkında bilgilendirmesi, fikirlerini etkilemesi için geniş kitlelerin izlemesi lazım ki yola çıktığı amaca erişebilsin. Televizyonların veya internetteki özel gösterim kanallarının ilgi göstermesi şart. Ancak şu ana kadar herhangi bir TV ya da özel internet gösterim kurumundan teklif gelmedi.

Yaklaşık üç senede çekilmiş 600 saat görüntüden oluşan, 17 festivale katılmış, ödüller almış bir film ve bizim kanallarımız, yetkililer sessiz bu duruma. Sanırım 10 günde çekilen 1-2 haftada kurgulanan niteliksiz belgeselleri daha çok seviyorlar ve tercih ediyor yapımcılar. Genel olarak festival belgesellerinin problemleri bu zaten ülkemizde. Birçok iyi kaliteli yapım televizyon seyircisiyle buluşamıyor. Oysa bir toplumun gelişmesinde bu tür yapımların büyük önemi var. Belgeselin amacına ulaşıp toplumu konu ve durum hakkında bilgilendirmesi, fikirlerini etkilemesi için geniş kitlelerin izlemesi gerekiyor. Bu olursa şayet, belgesellerin amacına ulaşma imkânı var....

Boğaz’ın incisi lüferin yok olmaması için Lüfer Koruma Timi ve pek çok aktivist kampanyalar yaptı. Siz bu yok oluşa karşı dikkat çekmek için belgesel çektiniz. Bu çalışmalar lüferin geleceği konusunda etki yarattı mı?

Bu kampanyalar birçok insanın bilinçlenip yavru lüfer almamasını; av boyu altındaki balıkların daha az alınır hale gelmesini sağladı. İnsanlar göç balıklarının durumuna, denizlerimizin günümüzdeki akıbetine bakar hale geldi. Ancak bu çalışmalar bir yere kadar başarılı oldu. Burada devletin bu kampanyalara tüm kurumlarıyla desteği çok önemliydi. Ama bu destek maalesef tam olarak gelmedi, sonuca toplum geneline ulaşamadık!

Konu aslında yalnızca lüfer değil. Lüfer göç balıklarının geleceği ve denizlerimizin bekası için bir simge. Lüfer, oltayla avlamayı en sevdiğimiz, tadını en çok beğendiğimiz, İstanbul'a gelişini özlemle beklediğimiz bir balık. Bazıları için her şey bu balıkla başlar, bu balıkla biter. Balık hakkında günümüze kadar yazılmış edebi eserlere bakarsak bunu zaten anlayabiliriz. Lüfer evine hep döner ve umarım ilelebet dönecek de. Ama önemli olan ne kadar lüferin, iri kofananın, sırtıkaranın evine döndüğüne dikkat etmek ve bunları yeni nesiller için korumak.

Balıksız Denize Doğru 2

"Marmara’da balıkların tükenmesi Marmara’nın ölmesi demek"

İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi bir biyolojik koridor. Marmara’daki balıkların yok olması, diğer balık türlerine ve denizin biyolojik çeşitliliğine nasıl yansıyacak?

Marmara deniz canlıları için yuvalama alanı. Oldukça önemli bir beslenme ve üreme bölgesi. Bizse bu denizi sanayi ve askeri tesislerle, kıyılarında milyonlarca insanla âdeta tüm çevresi büyük bir şehirle kaplanmış İstanbul’a çevirdik. Oysa bu deniz ve çevresi, tarım ve ekolojik turizm alanına dönüşebilirdi.

Marmara’da balıkların tükenmesi Marmara’nın ölmesi; Marmara’nın ölmesiyse insanlar için artık barınabilecek bir evin olmaması demek. Bu tarz radikal bir durumda yeni alanlar aramaya başlayabiliriz. Şehircilik projeleri, kent ormanları falan kurtaramaz bizi. Deniz ve kara diye ayıramazsınız ekosistemi. Çünkü her şey birbiriyle bağlantılı. İklim değişikliğinde görüldüğü gibi Hindistan’daki yağmurun gecikmesi Avustralya’daki mercanları, Amerika’daki kasırgaların şiddetindeki artışı Avrupa’daki sıcaklıkları, Afrika’daki kumların dağılımı Amazon Ormanları’nı etkileyebiliyor. Her şey bir zincir halinde gezegenimizde; hâlâ açıklayamadığımız bağlantılar mevcut rüzgârlar, iklimler, kıtalar, ormanlar ve denizler arasında. Bildiğimiz bir şey varsa o da her doğa olayı, her ekosistem ve her bir canlı birbiriyle bir şekilde bağlantılı ve sistemden birinin çekilmesi diğerlerini negatif etkiliyor. Marmara Denizi üzerindeki baskı nedeniyle pamuk ipliğinde bir deniz. Bakarsınız bir çubuk çekersiniz, tüm çubuklar dağılır... Biz insanlar da dahil olmak üzere.

Geçmişe de bakarsak eğer, 8 bin senelik kayıtlı balıkçılık var bu denizde. Binlerce yıllık tarımsal üretim, üzümcülük, bağlar, verimli sebzecilik, meyvecilik mevcut. İzmit’e ve Bursa’ya bakarsak, iki muazzam dağ (Kartepe ve Uludağ), bu dağların mütemadiyen beslediği, kuşların göç için tercih sebebi olan göller (Sapanca ve Manyas), muazzam bir biyoçeşitlilik ve en önemlisi gezegende eşi benzeri bulunmayan Çanakkale ve İstanbul Boğazları var. Eldeki bu verilere baktığımız zamana geçmiş insanların bu deniz kenarında ne amaçla yerleşim kurduğunu anlamak mümkün. Denizi balıkla, toprağı bitkiyle dolup taşıyor.

"Cezaları uygularsanız kimse kaçak ve uygunsuz av yapamaz."

Sizce balıkların yok olmaması için neden köklü bir adım atılmıyor? Neden halkı balık etinden mahrum etmemek ya da yaşamını denizden kazananları küstürmemek mi? Türkiye ekonomisi lüferin getirdiği katma değere muhtaç mı?

Ekosisteme bakışımız iç açıcı değil. Her şey insanlar ve yaşadığımız binalar yani beton ve çelik üzerine; kazanç ve büyüme oldukça çevre umurumuzda değil. Bu yalnızca ülkemizin sorunu değil, tüm dünyanın sorunu. Durumu tam kavramak için balıkçılık sitemine bir bütün olarak bakmalıyız. Ama ülkemiz için konuşacaksak üzerinde durabileceğimiz bazı başlıklar var:

- Balık hallerine ne kadar balık girip çıktığını kimse bilmiyor. Denizlerimizde balık stokunun yıllar bazında şeffaf olması, herkes tarafından bilinmesi ve sıkıntılar karşısında hızlı çözümler alınması gerekir.

- Devlet İstatistik Kurumu’nun sağladığı verilere güvenme şansımız yok. Balıkçı ceza korkusundan avladığı balık av boyunu ve miktarını ya bildirmiyor ya da yanlış ve eksik bildiriyor.

- Özellikle İstanbul Deniz Ürünleri Hali’nin acilen devlet tarafından düzenlenmesi gerekiyor. Tüm endüstriyel tekne reislerinin haldeki balık simsarlarına borcu var. Bu borç yüzünden ülkemizdeki endüstriyel filo balığı düşüncesizce avlıyor.

- Endüstriyel filonun elindeki radar, sonar, eko-sounder gibi cihazlara sınırlandırmalar getirilmesi şart. Çünkü balığın bu cihazlardan kaçma şansı yok!

- Endüstriyel filo azaltılırken geleneksel balıkçının korunması ve teşvik edilmesi gerekiyor. Günümüzde balıkçı balık olmadığı için avlamaya devam etmiyor. Binlerce yıldır gelişen akılla düzenlenmiş geleneksel balıkçılık / avcılık teknikleri seçici ve stoklara en az verecek şekilde düzenlenmiş tekniklerdir. Gelişmiş ülkeler kendi kıyıları için bu yöne doğru kaymakta.

- Mecliste endüstriyel balıkçılık lobisi ile ilişkisi içerisinde olan milletvekillerinin bu konudan uzaklaştırılması ve oy-rant ilişkisinin balıkçılıkla olan bağlantısının kesilmesi gerek.

- Bakanlıklarda konunun uzmanı olan insanların yer alması (aktivist, balıkçı, bilimci) ve bu insanların STK’lar, gazeteciler ve vatandaşlarla birlikte düzenlemelerde söz sahibi olması gerekiyor. Bir denizcilik bakanlığının kurulması her açıdan acil ve gerekli!

- Bilimsel çalışmalar ile Dünya Gıda ve Tarım Örgütü raporlarının dikkate alınarak, balıkçılık filomuzun ve avcılığın bilimsel temellere dayandırılması gerekiyor.

- 1980 sonrası Mesut Yılmaz döneminde teşvikle arttırılan endüstriyel balıkçılık filosunda, 10-50 metre arasında yaklaşık 20 bin balıkçı teknesi, 15-30 metre arasında 749, 30-50 metre arasında 265 ve 50 metre üzerinde 7 tekne var. Filonun acilen küçülmesi gerekiyor. Küçülme kaçınılmaz çünkü filo avlayacak balık bulmakta uzun zamandır zorlanmakta.

- Boğazların ve adaların endüstriyel balıkçılık faaliyetlerine kapanması gerek. Göç sezonunda tüm filonun faaliyet göstermesi nedeniyle balığın alandan kurtulma şansı neredeyse hiç yok.

- Deniz koruma alanı sayısı ile tüm denizlere ve göllere oranla koruma alanı metrekaremiz oldukça az miktarda (% 0-1 arasında). Bu alanların yerel halkın katılımıyla birlikte artırılması ve kademeli olarak çoğaltılması gerekiyor (% 10-20). Deniz koruma alanı ve eko turizmin teşvik edilip beraber uygulanması için fırsatlar yaratılmalı.

- Balık av boyları, bilimsel veriler ve üreme boyları dikkate alınarak yeniden düzenlenmeli.

- Devlet tarafından kurulan deniz koruma alanı park görevlisi (ranger), geleneksel balıkçı gönüllüsü şeklinde, tüm denizlerde ve göllerde koruma görevlilerine ihtiyaç var.

- Deniz zeminini tahrip edecek avcılığa, ışıkla avcılığa ve kaçak avcılığa göz yumulmaması gerekiyor. Devlet büyük bir hata yaparak geçen sene Marmara’da ışıkla avcılığa izin verdi. Geceleri tüm denizlerde lisanssız kaçak trol tekneleri avcılık yapıyor.

- Hobi balıkçısı, oltacı ve zıpkıncılar denetlenmeli ve kurallar yeniden düzenlenmeli.

- Kıyısal alanlar tahrip edilerek inşa edilen fabrika, termik santral, sanayi tesisleri, rezidans, yazlık ve kışlık ev... Tüm beton inşaat faaliyetlerinin durdurulmalı ve bunlara izin verilmemeli. Bu alanlar deniz canlılarının korunma ve üreme alanı; değiştirmek ve dönüştürmek bu canlıları yok etmek demektir.

- Bilimsel yöntemlerle düzenlenmiş, sürdürülebilir entegre deniz ürünü yetiştiriciliğine ihtiyacımız var. Bu şekilde denizlerdeki avcılık baskısını indirgeyebiliriz.

Günümüze kadar olanlar için kimseye suç yüklemek doğru değil, hepimiz yanlışlar yaptık, balıkçısı, balık simsarı, vatandaşı, politikacısı, tüm ülke hatalar yaptı! Yeniden bir araya gelerek, hep birlikte denizleri korumaya ve denizlerde doğru şekilde avlanmaya ihtiyacımız var. Bu işte beraberiz, ya tüm denizler kirlenecek, tüm balıklar ve deniz canlıları sırasıyla yok olacak ya da biz bir araya gelerek bu yok oluşa bir çare bulacağız... Unutmayalım biz de bu ekosistemin parçasıyız. Onlar yoksa bizler de yokuz!

“Cezalar caydırıcı değil. Büyük olabilir ama kazanılan para daha da büyük.” Belgeselinizde geçen bu cümle, aslında su kaynaklarının yok edilmesinin, yanlış avcılığın önüne neden geçilemediğinin nedeni. Cezalar caydırıcı hale nasıl getirilebilir?

Çok basit. Avusturalya, Amerika, Avrupa gibi gelişmiş ülkelerde prosedürler, cezalar, yaptırımlar, koruma alanları ve balıkçılık yönetimi mevcut. Av sezonu dışında bir kilogram balık bile avlayamazsınız. Balıkçılık lisansını ömür boyu alırlar ve öyle para cezası uygulanır ki denize adımını atamaz o balıkçı! Kontrol edip cezaları uygularsanız kimse kaçak ve uygunsuz av yapamaz.

 

Mert Gökalp’in Lüfer belgeselini buradan izleyebilirsiniz.