Gün batmış, ortalık iyice
serinlemeye koyulmuştu.
Yemen güneşinin dağlara vuran
son ışınları kaybolunca
hava da yavaş yavaş karardı.
Yemen güneşi diyorum,
çünkü başka hiçbir yerin güneşi
bu kadar acımasız,
bu kadar kavurucuyken
bir de puslu gökte
kemikli bir yaratık gibi
kımıl kımıl kımıldamaz bana kalırsa.
Nöbetçi, köprünün diğer ucundaki
cemseye koşuşturdu.
Omzuna astığı tüfeğin uzun namlusu
alacakaranlıkta hafifçe parlıyor,
sırtına attığı o battaniye gibi
kalın kaputun içindeki vücudu
iyiden iyiye kayboluyordu.
Beni korumakla görevli
başka bir nöbetçi,
küçük taşlarla kaplı
boz toprağın üzerine
yüzükoyun yatmış,
çenesini, kavuşturduğu
kollarının üzerine dayamıştı;
gün boyu kavramaktan
yorulduğu tüfeğinin yanına
kedi gibi uzanmıştı.