Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi tarafından hazırlanan Toprak Atlası 2025 raporu, 6 Ocak 2026’da Postane İstanbul’da kamuoyuna tanıtıldı. Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi Ekoloji ve İklim Değişikliği Program Koordinatörü Cem Bico moderatörlüğünde yapılan toplantıda Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi, Toprak Bilimi Ve Bitki Besleme Bölümü, Toprak Bilimi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Ayten Namlı ile Kadir Has Üniversitesi Ekonomi Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Ulaş Karakoç yer aldı. Konuşmacılar, Türkiye topraklarının betonlaşmadan kimyasal kirliliğe, erozyondan mülkiyet adaletsizliğine kadar uzanan sorunlarını verilerle gözler önüne serdi.

“Toprağı Kaybetmek Yaşamı Kaybetmektir"
Meslek hayatını toprağa adamış bilim insanı Prof. Dr. Ayten Namlı, toprağın sadece toz ve kumdan ibaret olmadığını, içinde milyonlarca mikroorganizmayı barındıran canlı bir sistem olduğunu vurgulayarak, üst toprağın ilk 10-15 santimetresinin yitirilmesinin biyolojik üretkenliğin sonu anlamına geldiğini ve bunu toprak bozulumu olarak tanımladıklarını belirtti. Toprak Atlası’ndaki verilere göre sağlıklı toprak metreküp başına 250 litre yağmur suyu depolayabilirken organik madde miktarı yüzde 1 artığında, hektar başına 150 bin litre daha fazla su tutabilir.

BASF, Bayer ve Syngenta AB'de yasaklı olan tehlikeli pestisitleri Küresel Güney ülkelerine satarak da karına kar katıyor.Türkiye’de dönüm başına gübre kullanımı son 20 yılda 6-7 kilogramdan 8-9 kilograma çıktı. Yıllık 6-7 milyon ton tüketimin yarıdan fazlası ithal. Yerli üretimde özelleştirmeler sonrası yedi büyük firma etkili, pazarlamada oyuncu sayısı daha da az: Toros Gübre, İGSAŞ ve Tarım Kredi Kooperatifleri.
Zehirli Sarmal: Pestisit ve Kimyasal Gübre Tehdidi
Prof. Namlı, Türkiye’deki pestisit (tarım ilacı) kullanımı ve toprak kirliliği konusundaki "sinsi tehlikeye" dikkat çekti. Türkiye’de kullanılan pestisit miktarının 2024 yılı itibarıyla 53,5 bin tona ulaştığını belirten Namlı, çiftçilerdeki "ne kadar çok ilaç atılırsa o kadar etkili olur" zihniyetinin toprağı zehirlediğini ifade etti.
Pestisit kullanımıyla ilgili Namlı, şu kritik detayları paylaştı:
Kalıcı Kirlilik ve DDT: Pestisitlerin toprakta on yıllarca kalabilen sentetik organik kirleticiler olduğunu vurgulayan Namlı, yapılan araştırmalarda İç Anadolu'da 1970'li yıllarda yasaklanan DDT ilacının kalıntılarına bugün hâlâ toprakta rastlandığını açıkladı.
Gübreleme ve Sağlık Riskleri: Yanlış gübreleme uygulamalarının doğrudan insan sağlığını tehdit ettiğini belirten Namlı, Karadeniz gibi bölgelerde aşırı azotlu gübre kullanımının toprağı asitleştirerek pH değerini 3 seviyelerine kadar düşürdüğünü söyledi. Bu asitlenme, toprakta bağlı bulunan alüminyumun çözünerek çay gibi bitkilere geçmesine ve yüksek konsantrasyonda tüketildiğinde Alzheimer hastalığı riskiyle ilişkilendirilmesine yol açıyor.
Denetim Yetersizliği: TAGEM’in araştırmasıyla Türkiye’nin tüm tarım topraklarının ağır metal miktarının belirlendiğini ancak çalışmasının tamamlanmasının üzerinden üç yıl geçtiği halde bu verilerin hâlâ dijital bir haritaya dönüştürülemediğini eleştirdi.
Zihniyet ve Eğitim Sorunu: Namlı, Gölbaşı Özel Çevre Koruma Bölgesi'nde yürütülen bir projeden örnek vererek, çiftçilere ilaç kutularının toplanması için kutular dağıtılmasına rağmen, iki yılın sonunda kutuların çoğunun boş kaldığını ve bilincin ancak "içten gelen bir vicdanla" değişebileceğini belirtti.

Türkiye’de yüksek çölleşme riski altındaki toprakların oranı yüzde 25,5. En hassas iller Aksaray, Şanlıurfa ve Nevşehir.
Yılda 642 Milyon Ton Kayıp
Türkiye’nin her yıl yaklaşık 642 milyon ton toprağını kaybettiğini hatırlatan Namlı, bu kaybın en büyük failinin su ve rüzgâr erozyonu olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Türkiye topraklarının yüzde 59’u erozyon riski altında. Yanlış sürüm tekniklerimiz, yanlış tarımsal uygulama tekniklerimiz maalesef erozyon sürecimizi hızlandırıyor. Ayrıca, toprağın "can suyu" olan organik madde miktarı Türkiye topraklarının yüzde 88’inde yüzde 2’nin altında; oysa sağlıklı üretim için bu oranın en az yüzde 3 olması gerekiyor.” Konuşmasında tarımsal alanlarını tehdit eden bir diğer sinsi tehlike tuzlanma konusuna da değinen Namlı, özellikle Iğdır ve Harran Ovaları gibi sulanan bölgelerde sorunun boyutlarının oldukça büyüdüğünü ifade etti. Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) sonrasında drenaj problemi yaşanan yerlerde bilinçsizce yapılan sulamanın tuzlanma alanlarını artırdığına dikkat çeken Namlı, sadece Iğdır’da tuzlanma sorunu yaşanan bölgelerin 1,5 milyon hektarı geçtiğini vurguladı. Türkiye'nin güncel bir tuzluluk haritasının bulunmamasını büyük bir eksiklik olarak nitelendiren Namlı, temel sorunların takibi, izlenmesi ve değerlendirilmesi noktasında ciddi aksaklıklar yaşandığının altını çizdi. Konuşmasında organik tarıma da dikkat çeken Namlı, Türkiye'deki organik tarım alanlarının toplam tarım alanına oranı 2023 itibarıyla sadece yüzde 0,9 olduğunu belirterek bu oranın, Avrupa Birliği'nin 2030 yılı için hedeflediği yüzde 25'lik oranın oldukça altında kaldığı söyledi. Ayrıca organik tarım yapılan alanlarda çiftçilerin “gece gübrelemesi” yani kimyasal gübreleme yaptıklarına da tanık olduğunu da belirtti.

Beton İstilası
ODTÜ Şehir ve Bölge Planlaması Bölümü’nden emekli Prof. Dr. Murat Güvenç, kentsel büyümenin toprak üzerindeki fiziksel baskısını İstanbul üzerinden anlattı. Güvenç “Türkiye, son 20 yılda inşaat uğruna feda edilen topraklar sıralamasında Avrupa’da ilk sırada; 2018-2024 yılları arasında inşaat nedeniyle kaybedilen arazi miktarı tam 1860 kilometrekare. İnşaat sektöründe %13’e yakın bir büyüme varken tarım sektöründe %12,9 küçülme var. İstanbul’da 2006'dan 2021'e kadarki 15 yıl içinde İstanbul'un nüfusu %18 artarken "geçirimsiz yüzey" (beton ve asfalt) oranı 15 yılda y%38 artarak 36 bin futbol sahası genişliğine ulaştı. Bu durum kenti bir "ısı tuzağına" dönüştürmektedir. Bu ısı tuzaklarında en vahim olanlar arasında AVM’ler gelmektedir. AVM aslında bir bina gibi gözüküyor, fakat AVM'nin etrafında kendisinin belki 10 katı büyüklüğünde bir otoparkı oluyor. En vahim olanlardan bir tanesini yakından inceledik; Maltepe'de Maltepe Park diye bir yer var. Maltepe'de hava sıcaklığının gölgede 27 derece olduğu yerde Maltepe Park’ta sıcaklık 50 derece. Bu neden kaynaklanıyor? Otoparktan, arabalardan ve onun soğutmasından... Bunun benzeri 3. Havalimanı'nda; 3. Havalimanı'nın alanı Tarihi Yarımada kadardır ve buradaki sıcaklık da 50,5 derece. Yani ormanın içinde gökyüzüne doğru 50 derecelik bir sıcak hava sütunu yükseliyor. O sırada aynı gün 19 derece olan yerler de var İstanbul'da."
Toprağı Kim Ekecek?
Dr. Öğr. Üyesi Ulaş Karakoç, çiftçiliğin Türkiye’de hızla ikincil bir geçim kaynağına dönüştüğünü belirterek üretici yaşının 50-55 bandına yükseldiğini ve genç kuşakların eğitim/sağlık hizmeti yetersizlikleri nedeniyle topraktan kopmasının gıda güvenliğini tehdit ettiğini söyledi. Karakoç sözlerine şöyle devam etti “Ancak 2010 sonrası kırdan kente nüfus yavaşladı. En kötü dönem, kırdan kente nüfusun en hızlı 60'larda başlıyor, 70'lerde, 80'lerde gittikçe hızlanıyor, 2000'lerde çok hızlanıyor ancak 2010 sonrası eğrinin bükülmeye başladığı görülüyor. Bu Hindistan'a gitseniz de böyle, Çin'de de böyle.” Toprak Atlas’ındaki verilere baktığımızda da mevsimlik işçi emeğine dayalı, güvencesiz üretim zincirin en ağır yükünün çocuklar ve kadınlarda olduğunu görüyoruz.
İstanbul'un Kırsalı
Beykoz Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Dr. Özgür Burçak Gürsoy Yenilmez ise İstanbul özelindeki tarımsal potansiyeline ve kentsel dönüşümün yarattığı baskıya dikkat çekerek, kentin sadece bir beton yığını olmadığını, hâlâ nefes alan kırsal bir dokuya sahip olduğunu vurguladı. Gürsoy, son 20 yılda İstanbul’daki tarım arazilerinin yoğun bir inşaat ve rant baskısı altında hızla azaldığını belirtti. Özellikle kentin çeperlerinde arazilerin statülerinin değiştirilerek tarım dışı amaçlarla kullanılmaya başlandığını ifade eden Gürsoy, bu olumsuz tabloya rağmen bazı bölgelerin direnmeye devam ettiğini söyledi: "Silivri, Çatalca, Şile ve Beykoz hattında tarım arazilerinin ve tarımsal faaliyetin hâlâ korunabildiğini gözlemliyoruz". Türkiye'de Büyükşehir Yasası ile resmi "kırsal" tanımının ortadan kalkmasına rağmen, TÜİK’in yeni üçlü sınıflamasına (yoğun kent, orta kent, kırsal alan) göre İstanbul aslında hâlâ kırsal bir karakter taşıyor. Gürsoy’un paylaştığı verilere göre, İstanbul’un kırsal alanlarında bugün 145.000 kişi yaşıyor. Ayrıca kentte 5.000’e yakın Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı aktif üretici bulunuyor. Bu veriler, İstanbul'un sadece bir tüketim merkezi değil, aynı zamanda bir üretim sahası olduğunu kanıtlıyor.”
Gürsoy, İstanbul’un tarihsel kimliğinde bostanların çok kritik bir yeri olduğunu hatırlattı. Bundan 100-150 yıl öncesine kadar İstanbul’un her semtinin kendine özgü bir tarım ürünüyle anıldığını (Beykoz fasulyesi, Çengelköy hıyarı, Bayrampaşa enginarı gibi) belirten Gürsoy, cumhuriyet tarihinin sonunda, 2026 yılına gelindiğinde bu mirasın sadece sokak tabelalarında birer isim olarak kalmaması gerektiğini vurguladı. Rant ve inşaat baskısına karşı belediyeler ve kooperatifler aracılığıyla yürütülen çalışmaları bir "karşı hareket" olarak nitelendiren Gürsoy, kentin hafızasını ve gıda güvenliğini korumak için toprağa sahip çıkmanın bir zorunluluk olduğunun altını çizerek sözlerini tamamladı.

Birkaç dev şirketin piyasadaki gücü yıllar içerisinde katbekat artarken, pestisitlerle tohumların bir arada satılması da karı katlayarak büyütüyor.
Mülkiyet ve Eşitsizlik
Toprak Atlas’ı verilerine göre dünyadaki tarım arazilerinin yüzde 70'ten fazlası, dünyadaki çiftliklerin sadece yüzde 1'i tarafından yönetiliyor. Bu durum, toprağın bir kamu yararı olmaktan çıkıp "kazançlı bir yatırım aracı" olarak görülmesine yol açıyor. Ekonomik krizler sonucunda, 2000’lerden beri toprak mülkiyeti daha az sayıda yatırımcının elinde toplanıyor. Ayrıca iklim eylemi adı altında, küresel karbon ticaretinde büyük rol oynayan endüstriyel ağaç plantasyonları için de arazi alınıyor. Net sıfır hedeflerine ulaşmak için dünya genelinde en az 630 milyon hektar arazide kullanım değişikliği gerektiği tahmin edilmektedir ki bu durum toprak üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Keza, biyolojik çeşitliliği koruma alanlarını genişletmek için de bu alanlar orada yaşayan halkları yerinden edip insansızlaştırılıyor. Halbuki bir alanı korumak ancak oradaki insanlar mümkün.

Güçlü devlet kurumlarına sahip olmayan ülkeler uluslararası yatırımcıların toprak gaspı karşısında savunmasız kalıyor ve sonuçta yerel topluluklar yerinden ediliyor, geçim kaynakları yok oluyor.
Yeşil Enerji Meralar İçin Tehdit mi?
Toprak için bir başka tehditte yeşil enerji dönüşümü. Özellikle Avrupa’da bir süredir tartışılan güneş paneli tarlalarının tarım alanlarını tehdit ettiği tartışılıyor. Türkiye’de ise enerji şirketleri köylere ait olan meralara yatırım teşviki de alarak güneş santralleri kuruyor. Ancak buradan elde edilen kar ve dışarıya satılan karbon kredisi gelirleri köylüyle paylaşılmıyor. Ancak Türkiye’nin yoğun gündemi bu detayda kamuoyunda ne yazık ki tartışılmıyor.
Çözüm Doğa Temelli Uygulamalarda
Toprak Atlası 2025 raporundaki verilerin çoğunluğu olumsuz bir tablo çizse de topraklarımız için umutlar tükenmiş değil. Prof. Namlı, onarıcı tarım tekniklerinin, doğrudan ekimin, anız yakılmamasının ve biyokömür gibi doğa temelli uygulamaların toprağı sağaltabileceğini vurguladı. Toprağı korumak sadece bir çevre politikası değil; gıda güvenliğimizi, ekonomimizi ve çocuklarımızın yaşayacağı iklimi şekillendirecek bir varoluş mücadelesi.
RAKAMLARLA TOPRAK ATLASI
1-Dünya çapında toprakların yaklaşık üçte biri bozulmuş durumda. Türkiye’de her yıl yaklaşık 642 milyon ton toprak kaybediliyor.
2-Toprak geçirimsiz hale geldiğinde yüzeyi artık suyu geçiremez ve bu durum sel riskini artırır. Toprak sıkışması Türkiye topraklarının yaklaşık 7,1 milyon hektarını etkiliyor.
3-Endüstriyel tarım çoğu zaman verimli toprakların kaybına yol açar. Monokültür yetiştiricilik ile aşırı kimyasal gübre ve pestisit kullanımı toprak yaşamına zarar verir.
4-Zaten az olan tarım arazilerinin büyük bir kısmı şu anda hayvan yemi yetiştirmek için kullanılıyor. Bitkisel beslenme toprakların korunmasına da yardım edebilir.
5-İklim krizi ve sürdürülebilir olmayan tarım, toprakların kurumasına yol açarak çölleşmeyi beraberinde getiriyor.
6-Toprağı korumaya ve daha sürdürülebilir şekilde kullanmaya yönelik tarımsal uygulamalar var. Politikalar yoluyla bu uygulamaların hayata geçirilmesi desteklenip teşvik edilmeli.
7-Dünyadaki tarım arazilerinin yüzden 70’ten fazlası, dünyadaki çiftliklerin yüzde 1’i tarafından yönetiliyor. Yatırımcılar açısından toprak kazançlı bir yatırım. Oysa politikalar toprağı kamu yararı olarak görüp ona göre muamele etmeli.
8-İklim çözümü adı altında, genellikle de yerli halkları ve yerel toplulukları yerinden eden toprak gaspları artıyor. Bu yüzdendir ki, toprak haklarının korunması gelecekte iklim politikalarının ayrılmaz bir parçası olmalı.
9-2012 ile 2023 yılları arasında, en az 2100 kişi arazi ihtilafları sebebiyle öldürüldü. İnsan haklarını korumak insanların öldürülmesini engellemenin ve topraklarından edilmemelerini sağlamanın temel koşuludur.