Antalya’da toplanacak COP31 İklim Zirvesi öncesinde medya yine cilalı vaatlerle, diplomatik jestlerle ve o meşhur “hepimiz aynı gemideyiz” retoriğiyle donatılıyor. Ancak vitrindeki bu ışıltılı sahnenin arkasında derin bir ahlaki ve yapısal çelişki yatıyor: Küresel güçlerin ve teknoloji devlerinin yarattığı devasa yıkımın faturası, organize bir biçimde en zayıf halkaya, yani sokaktaki yurttaşa kesiliyor.
Dünyanın tarihsel olarak en büyük karbon üreticisi olan ABD’de, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a adım atar atmaz imzaladığı başkanlık kararnamesiyle ülkesini Paris İklim Anlaşması’ndan ikinci kez çekmesi bu pervasızlığın tesciliydi.
Süper güçler jeopolitik rekabet uğruna bağlayıcı uluslararası masaları terk edebiliyor; fosil yakıt tüketimini küresel nüfuzun yakıtı olarak kullanmayı sürdürüyor. Ardından aynı küresel akıl dönüp evindeki kombiyi kısmaya çalışan emekliye, musluğu açarken içi cız eden dar gelirliye ahlak dersi veriyor: “Kâğıt pipet kullan, suyunu damla damla harca, karbon ayak izini küçült.”
Bugün bireylere bir suçluluk prangası gibi takılan "kişisel karbon ayak izi" kavramının, 2000’lerin başında bir petrol devinin milyonlarca dolarlık bir halkla ilişkiler operasyonuyla dolaşıma sokulduğunu unutuyoruz. Amaç basitti: Sistematik ve endüstriyel kâr mekanizmasını perdelemek, sorumluluğu tüketiciye dağıtarak asıl failleri görünmez kılmak.
Bugün aynı tezgâh çok daha sofistike bir aktörle, "Büyük Teknoloji" (Big Tech) şirketleri eliyle kuruluyor. Teknoloji oligarkları özel jetleriyle 15 dakikalık uçuşlarda sıradan bir insanın ömrü boyunca üretemeyeceği emisyonu gökyüzüne savururken, kurdukları veri merkezleri şehirlerin elektrik şebekelerini ve su kaynaklarını sessizce kurutuyor. Büyük dil modellerini eğitmek ve her saniye milyarlarca sorguyu çalıştırmak için kurulan devasa hesaplama tesisleri, adeta duman çıkarmayan modern bacalar gibi çalışıyor. İşlemcileri soğutmak için harcanan milyarlarca litre tatlı su, buharlaşarak şebekelerden çekiliyor. Kendi veri merkezinin su ve elektrik ayak izini şeffafça açıklamayan, soğutma kulelerinde halkın içme suyunu tüketen teknoloji tekellerinin dokunulmaz kılındığı bir dünyada; çevre mücadelesini yalnızca hanehalkı tasarrufuna indirgemek iklim adaletini temelden yok saymaktır.
Bununla birlikte iklim krizini durduracak en güçlü analitik enstrümanlardan birinin yapay zekâ olduğu inkâr edilemez. Karışık meteorolojik modelleri çözümlemek, aşırı hava olaylarını ve taşkın risklerini önceden öngörmek, yenilenebilir enerji şebekelerindeki dalgalanmaları dengelemek ve mega kentlerin iletim hatlarındaki kayıp-kaçağı asgari seviyeye indirmek ancak bu ölçekte bir hesaplama gücüyle mümkün.
Fakat tam bu eşikte kaçınılmaz bir ekolojik paradoksla yüzleşmek zorundayız: Gezegenin kaynaklarını kurtarmak için devreye soktuğumuz modeller, arka planda gezegenin en kırılgan kaynağını, yani suyu ve enerjiyi oburca tüketerek çalışamaz. Bir damla suyu kurtarmak için geliştirilen sistem, arka planda bir kova suyu buharlaştırıyorsa orada bir verimlilik değil, faturası ertelenmiş yeni bir kriz vardır.

İSKİ Bilgi İşlem Dairesi Başkanı ve Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Bilgi ve İletişim Teknolojileri Komisyon Başkanı Tayfun İşbilen İstanbul gibi bir megakentin suyunu yöneten İSKİ’nin, iklim krizini geleceğe ilişkin bir felaket senaryosu olarak değil; havzalarında, arıtma tesislerinde ve terfi merkezlerinde her gün yaşanan somut bir gerçeklik olarak deneyimlediğini belirtiyor.
İstanbul ve İklim Krizi
Resmî nüfusu 16 milyonu aşan, fiilen 20 milyona yaklaşan İstanbul gibi bir megakentin suyunu yöneten İSKİ, iklim krizini geleceğe ilişkin bir felaket senaryosu olarak değil; havzalarında, arıtma tesislerinde ve terfi merkezlerinde her gün yaşanan somut bir gerçeklik olarak deneyimliyor.
Geçen yıl kasım ayında yüzde 23’e kadar gerileyen baraj doluluk oranlarının, bu yıl aynı dönemde yüzde 54 seviyelerinde seyretmesi, ilk bakışta bir rahatlama olarak görülebilir. Ancak yaklaşık 30 puanlık bu büyük dalgalanma, aslında Akdeniz havzasında giderek belirginleşen iklim dengesizliğinin en çarpıcı göstergelerinden biri.
Bir yıl kuraklık, bir yıl aşırı yağış ve taşkın riski… Görünüşte birbirine zıt olan bu iki tablo, gerçekte aynı iklim krizinin farklı yüzlerini oluşturuyor.
Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasındaki Temiz Su ve Sanitasyon, Sürdürülebilir Şehirler, İklim Eylemi ve Sudaki Yaşam doğrudan bizim faaliyetimizle ilgili. Akdeniz havzasında sıklaşan kuraklık döngüleri, ani taşkınlar ve havzalar üzerindeki baskı, su yönetimini sıradan bir iletim işi olmaktan çıkarıp kentsel varoluş ve halk sağlığı kalkanına dönüştürdü. Bu nedenle suyun piyasa mantığıyla yönetilemeyecek temel bir insan hakkı ve gelecek kuşaklara aktarılacak bir kamusal değer olduğunun bilincindeyiz. Çözüm ise vatandaşı suçlamak değil; kamunun teknolojik kapasitesini en üst seviyeye çıkararak tek bir damla suyun ve tek bir kilovatsaat enerjinin israf edilmesini önlemektir.
Suyu Melen’den veya Istrancalar’dan kente pompalamak, arıtmak ve basınçla hanelere ulaştırmak devasa bir elektrik şebekesini ayakta tutmayı gerektirir. Biz İSKİ’de geliştirdiğimiz İSKİ AI mimarisiyle, yapay zekâyı reaktif tamiratlardan çıkarıp proaktif bir koruma zeminine taşıyoruz. Şebekedeki basınç optimizasyonlarıyla boru patlamalarını gerçekleşmeden öngörerek su kayıp-kaçaklarını asgariye indiriyor; terfi merkezlerini anlık dinamik elektrik tarifelerine göre optimize ederek kurumsal enerji ayak izimizi düşürüyoruz.
Ancak bunu yaparken yapay zekânın kendisinin bir iklim yükü haline gelmesine izin vermiyoruz. Düşük karbonlu bilgi işlem, kurum bünyesinde korunan veri egemenliği ve açık kaynaklı modellerle, teknolojinin tükettiği enerjiden katbekat fazlasını sahada tasarruf ettiren bir "Yeşil Yapay Zekâ" (Green AI) aklı inşa ediyoruz.
Yapay Zekâ Kamucu Bakış Şart
Yapay zekâ çağında kamuculuk, duman çıkarmayan bacaları da denetlemektir. Ancak bu denetim teknolojiye karşı çıkmak değil; teknolojinin toplumsal faydasını güvence altına almak demektir. Veri merkezleri büyümeye devam edecek. Asıl soru bu büyümenin şebekeyi güçlendiren, yenilenebilir enerji entegrasyonunu hızlandıran, kentlere somut yarar üreten, şeffaf ve denetlenebilir bir çizgide mi ilerleyeceği; yoksa maliyeti halka yıkan, suyu ve elektriği "sessizce" tüketen bir modele mi döneceğidir. Yanıtı teknoloji değil, politika verecek.
"AI for energy" bize enerji dönüşümünü hızlandırma olanağı sunuyor; "Energy for AI" ise bu dönüşümün bedelini adil biçimde paylaştırma zorunluluğunu hatırlatıyor. Bu ikisini aynı cümlede kurabildiğimizde, teknolojiyle kamu yararını birbirine rakip değil, birbirini tamamlayan koşullar olarak konumlandırmış olacağız.
COP31 müzakere masaları, eğer gerçekten samimi bir iklim vizyonu üretmek istiyorsa, süper güçlerin ve tekno-oligarşinin kaçak güreşine son vermek zorundadır. Gezegeni korumanın yolu yurttaşa suçluluk aşılamaktan değil; küresel emisyonların asıl sorumlusu olan fosil yakıt devlerine, veri tekellerine ve süper zenginlerin lüks tüketimine bağlayıcı yaptırımlar getirmekten geçer. Veri merkezlerinin harcadığı elektrik ve suyun denetlendiği, teknolojik altyapının kâr hırsına değil kamu yararına ve iklim hedeflerine vakfedildiği yeni bir uluslararası düzen şart. Ayrıca ev sahibi Türkiye’nin bu masada ahlaki ağırlık taşıması için de ödevleri var: 2025’te yürürlüğe giren İklim Kanunu’nun ve kurulmakta olan emisyon ticaret sisteminin kâğıt üstünde kalmaması, kömürden çıkış takviminin netleşmesi.
Su ve enerji, sermayenin sınırsız iştahına terk edilemeyecek kadar hayati; iklim krizi ise sıradan insanın vicdanına havale edilemeyecek kadar politiktir. Suyun hafızasını teknolojinin aklıyla buluştururken, iklim mücadelesini adalet zeminine oturtmak zorundayız.