Magma Dergisi, Harvard Üniversitesi’nin “Tarih ve İnsan Hakları” temalı yaz okulunda tarihçi Cemal Kafadar ve Alexander Shopov’un “Şehir, Su, Tarım” dersine katıldı, bir kamu yatırımı olarak 1600 yıllık Roma su kemerinden üçüncü havalimanına insan ile doğa arasındaki ilişkinin izini sürdü. İstanbul’un değişimini anlamak için tarihin gözüyle doğaya, doğanın gözüyle tarihe baktı.

İstanbul dünyanın en hızlı değişim ve dönüşüm geçiren şehirlerinin başlarında gelirken, doğasından kültürel yapısına, topografyasından mimarisine kadar insan eliyle yeniden şekillendiriliyor. Dönüşüm ya da betonlaşma; kalkınma ya da tahribat nasıl adlandırılırsa adlandırılsın yaşanan değişimi anlamak adına bugünün siyasi atmosferi, mimari formları, ekonomik kaygıları; trafik, konut gibi gündelik sorunları ile düşünmek meseleyi kavramaya ne kadar yardımcı oluyor? Harvard Üniversitesi’nin Sabancı Üniversitesi işbirliği ile gerçekleştirdiği “History and Human Rights” temasını işleyen yaz okulunda tarihçi Cemal Kafadar ve Aleksander Shopov’un “Şehir, Tarım, Su” (“City, Agriculture, Water”) dersi İstanbul’un değişimini anlamak adına tarih, biyoloji, çevre çalışmaları, kamu siyaseti, tarihi miras yönetimi, arkeoloji gibi farklı akademik disiplinleri bir araya getiriyor. Toplam altı hafta süren ve öğrencilerin çoğunluğunu Amerikalıların oluşturduğu ders İstanbul’un geçirdiği dönüşüme derinlikli bir bakış açısı için zamanı gündelik tartışmaların çok çok gerisine sarıyor.

Sabah saatlerinde otobüsümüz yaklaşık 15 kişilik bir kafileyle Robert Koleji’nden hareket ediyor. Alexander Shopov, yol boyunca öğrencilere gökdelenler, toplu konutlar, fantastik AVM denemeleri üzerinden İstanbul’un hızlı ve sert dönüşümünü anlatıyor. Otobüs durduğunda Büyükçekmece Mimar Sinan Köprüsü’ndeyiz. Köprünün çevresindeki bakımsızlık Cemal Kafadar’ı kızdırıyor. Ne zaman gelsem burası aynı deyip devam ediyor: “Yani Mimar Sinan’ın yüzlerce eseri arasından en çok övündüğü, imzasının olduğu tek eser bu”. Köprü çevresindeki bakımsızlığın yanında aydınlatma ışıklarının altına dökülen beton zemin de özensizlikle beceriksizlik arasında gidip geliyor. Mimar Sinan şaheseri üzerinde ilk ders başlıyor ve Alexandar Shopov köprüyle ilgili bilgiler verdikten sonra Sinan’ın tezkirelerinden köprüyle ilgili bir bölüm okuyor. Yazıda Sinan kendi ağzından köprünün inşa sürecini, inceliklerini, kullandığı teknikleri anlatıp “Cihan Hükümdarı bu zavallıya aferin deyip mutlulukla Zigetvar'a doğru yola çıktı” diye övünüyor.

Sinan’ın gökyüzüne gökkuşağı gibi kemerler çektim dediği köprüyü ardımızda bırakıp bu kez bir başka kemerin yolunu tutuyoruz. İlçe merkezine 30 kilometre uzaklıkta bulunan Çatalca Kurşunlugerme Su Kemeri’ne ulaşmak için otobüs yolculuğunun ardından yiyeceklerimizi de alarak derin bir vadiden yürümeye başlıyoruz. İlk olarak karşımıza biraz toprağa gömülmüş bir su kemeri çıkıyor. Shopov, bize kemerin hikâyesini anlatıyor. Dördüncü yüzyılda inşa edilen kemer kullanılmaya başladıktan birkaç yıl sonra insanlar daha yüksek bir bölgede başka bir su kaynağı keşfedince işlevini yitirmiş.

Ağaçlar, yeşillikler arasında bir yardan yürümeye devam ederken az sonra ikinci bir kemerle karşılaşıyoruz. Bu devasa su kemerinin heybeti bir anda nefesimizi kesiyor. Hiç beklenmedik anda yolunuzu kesen kemer fantastik bir film seti gibi duruyor. Sanki birkaç adım geriye yürüseniz ortadan kaybolacak hissi uyandırıyor. Yüzyıllar önce insan zekâsı mühendisliğin sınırlarını zorlayarak İstanbul’a su getirmek için doğa ile bir ilişkiye girişmiş. Su kemerinin işlevi bitince de doğa, insandan geriye kalanla başka bir ilişki kurmuş. Yazının sınırlarını aşan güzellik derin soruları da beraberinde getiriyor. Burada doğa ile tarih arasında nasıl bir ilişki kurulmuş? Doğa mı tarihi saklamış, tarih mi doğanın güzelliğini bütünlemiş? Doğa tarihle işbirliği mi yapmış yoksa ikisine birden mi tarih deniyor? Peki ya insan nerede duruyor? Yüzlerce kilometre öteye su götüren mühendislikteki insan zekâsına hayranlık duyarken; yapının heybeti göz kamaştırırken köleci sistemle işleyen Roma’nın 1600 yıl önce burada çalıştırdığı insanlar tarihin ilgi alanının dışında mı kalıyor? Cevapları günün sonunda Kafadar’dan dinleyeceğiz. Şimdi derse kulak kabartıyoruz çünkü Kafadar, su kemerini anlatıyor.

Cemal Kafadar: “Burada dünya tarihinin bilinen en uzun suyolu sisteminin ufacık bir parçasını görüyoruz. Bu suyolu sistemi Istıranca Dağları’nın derinlerinden, Bulgaristan sınırının yakınlarından İstanbul’a su getiriyor. Kazım Çeçen bu konuyu çalışana kadar Roma’nın Suyolu Sistemi en uzun addediliyordu. Önce rahmetli Çeçen sonra da James Crow ve arkadaşlarının bilimsel incelemelerinden öğrendiğimiz, Istranca-İstanbul suyolunun 570 küsur kilometre mesafe kat ettiği -Pınarhisar’dan İstanbul’a düz gelmiyor tabii, yükseltilerin eğimine göre dolanarak geliyor-. Bu muazzam bir şey, hem mühendislik açısından hem kamu yatırımı olarak.”

Henüz sorumuzu sormamıştık ama Kafadar, Brecht’ten dem vurarak emek konusuna girip anlatmaya devam ediyor…

Cemal Kafadar: “İşin bir diğer boyutu da, Brecht’in bir şiirinde hatırlattığı üzere, emek. Köleler dâhil binlerce insanın burada çalıştığını, bir kısmının hayatı pahasına ter döktüğünü de hatırlayalım. O devir için belki de dünyanın en büyük şehri İstanbul’un nüfusunun ihtiyacını karşılamak üzere. Nüfus yükselecek, düşecek sonra yine yükselecek yine düşecek, Osmanlı döneminde yine dünyanın en büyük şehirlerinden biri olacak. İstanbul’a dördüncü yüzyıldan 11. yüzyıla kadar suyu bu sistem getiriyor. 11. yüzyıldan sonra çeşitli sebeplerden dolayı pek kullanılmıyor. 16. Yüzyıl ortasında, yani İstanbul yeniden en azından Batı yarıkürenin en büyük nüfus barındıran şehri konumuna vardığında, Sultan Süleyman su konusunda dev bir kamu yatırımına girişir. Roma ve Bizans sistemlerini gezerek inceleyen Mimar Sinan, Kırklareli tarafından gelen eski ve artık kullanılmayan sistemi uzak ve zahmetli buluyor olsa gerek, ya da belki iklim ve bitki örtüsü değişikliklerinden dolayı su kaynaklarının hacminde ciddi farklar ortaya çıkmıştır, bunun yerine Alibeyköy Deresi üzerinden şehre su taşıyan Kırkçeşme Su Sistemi’ni yapıyor ki onun nefis Mağlova Kemeri bunun bir parçasıdır. Sonrasında bu Kurşunlugerme’yi de içeren sistem unutulmasa dahi dikkat çekmiyor. Sadece bilim âlemi tarafından değil kullanılmadığı için bakımı da yapılmıyor. Dolayısıyla bir kısmı harap bir kısmı da tamamen yok olmuş durumda. Kurşunlugerme bir zamanlar İstanbul’a su taşımış muazzam su sisteminin kalan en görmeye değer, en görkemli parçası. Bunun dışında da kalıntılar var, hepsi de görmeye değer. Bunlar da ecdad yadigarı, Rumi ecdadın.”

Biraz sonra su kemerini fotoğraflayan bir kaç kişi ile karşılaşıyoruz. Su kemerine en yakın yerleşim olan Gümüşpınar Köyü’nün muhtarı olduğunu söyleyerek lafa başlıyor birisi. Burada bazı düzenlemeler yapmak istediklerini; yapının görülmediğini ve bazı ağaçlar kesilerek daha görünür hale gelebileceğini söylüyor. Yüzümüze bir tereddüt yerleşiyor. Akıllara iyi niyetle çıkılan hüsranla biten örnekler geliyor. Kafadar, ağaçları kesmeye, insan müdahalesine gerek olmadığını anlatıyor. Ağaçlarla kemer arasındaki uyumdan bahsediyor ve en önemlisi yapının insanın karşısına şaşırtıcı şekilde çıkmasının daha güzel olduğunu söylüyor.

Bir Amerikalı öğrenci İstanbul Su Sistemi ve Su Kemerleri ile ilgili sunumunu yaparken kemer üzerinde bazı semboller bulunduğundan bahsediyor. Kemerin üzerine tırmandığımızda bahsettiği sembollerden sadece mermer zemine işlenmişlerin kaldığını görüyoruz. Bunun dışında ne varsa define avcılarının kurbanı olmuş. İşaretlere yakın yerlerde de derin defineci çukurları ve toprak çıkarttıkları kovalar var. Göz önünde olmayan dünya kamuoyunda Türkiye’yi zor durumda bırakmayacak, turist çekmeyen, yakınına büfe, kafe açılamayan her tarihi yapı gibi bu su kemerinin de definecilerin insafına bırakıldığını söylemeyi unuttuysak şimdi sonuçlarıyla söyleyelim. Derken Kafadar, Türkiye’de definecilerin akademisyenlerden daha çok ve hızlı çalıştığını söyleyerek kafileyi güldürüyor; meseleyi de ironik bir şekilde özetliyor.

Su kemerinin üzerine çıkınca da Kuzey Ormanları’nın destansı güzelliği ile karşılaşıyoruz. Ağaç denizini uzun uzun seyrediyoruz. Hiçbir yönden bitişini göremediğiniz ormanların İstanbul’a bir buçuk saat mesafede oluşuna inanmak çok güç. Ama İstanbul havalimanı, üçüncü köprü, bağlantı yollarıyla bu güzelliğin üzerine koşar adımlarla geliyor.

Son dersimizi yapmak için olay mahalline doğru hareket ediyoruz. Otobüsümüz Kuzey Ormanları arasından üçüncü havalimanı inşaatının bulunduğu alana geliyor. Yaklaşık 1600 yıl evvel inşa edilmiş olan bir kamu yatırımından 2015 yılında inşası devem eden başka bir kamu yatırımına geliyoruz. Hummalı çalışmalar tüm hızıyla devam ediyor; inşaat kamyonları karıncalar gibi birbirini takip ediyor. Yol kenarına dalları, kökleri kesilmiş ölü ağaç gövdeleri mobilya veya buna benzer bir şey olmak için sıralarını bekliyor. Dozerler tepeleri düz ediyor; hafriyat kamyonları taşıdıkları topraklarla göletleri kurutuyor. Bir tepeden çorak inşaat alanını seyrediyoruz. Bir öğrenci inşaat alanını NASA’nın yaşam belirtisi aradığı gezegen yüzeylerine benzetiyor. İş makineleri topraktaki tüm yaşam belirtileri yok olana kadar kazmaya, süpürmeye, yok etmeye devam ediyor. Daha çok “Baba” filminden bildiğimiz Francis Ford Coppola’nun prodüktörlüğünü yaptığı “Kayaanisqatsi” yaşamın dengesiyle oynamanın sonuçlarını anlatıyordu. Qatsi üçlemesinin ilki olan bu film 1982 yılında değil de bugün çekilse herhalde bu inşaat alanı filmin başlıca mekânlarından olurdu.  

Yok oluşu seyrederken hemen yanımızdaki köyün sakini bir amca ile sohbet başlıyor. Nerden geldiğimiz ne iş yaptığımızı soruyor. İnşaat alanını göstererek çocukluğunun buralarda çobanlıkla geçtiğini anlatıyor. Kafadar, muhacir olduğunu söyleyen amcaya havalimanı inşaatıyla ilgili ne düşündüğünü soruyor. Acaba arazisinin değerlenmesinden mi yoksa doğa tahribatının boyutlarından mı bahsedecek diye düşünürken tereddüt ve merak iç içe geçiyor. Ancak amca bu karmaşayı bıçak gibi kesiyor. “Kuşlar, balıklar, yılanlar öldü… Yılanlar öldü yılanlar… İnsanın buna nasıl içi yanmaz…” diyor. Hiçbir ekonomik verinin açıklayamayacağı, insanı altüst eden bir içtenlikle söylüyor. “Yılanlar öldü yılanlar” derken yılanın kafalarda yerleşmiş imgesel karşılığını da paramparça ediyor. Yaşının 75 olduğunu söyleyen amca ağaçlar, kuşlar, domuzlar, göletlere üzülürken bir anda yerin altında yaşayan yılana iç geçirerek toprağın altındaki yaşama da işaret ediyor.

Ders burada bitiyor ama sorular ve sohbet devam ediyor. Doğa ve tarih arasındaki ilişkiyi Cemal Kafadar’a en somut haliyle soruyoruz. Tarihi Yarımada’nın tarihi bir dokusu var peki Kuzey Ormanları’nın dokusu tarihi değil mi? Bir şeyin tarihi değeri olması için illa insan eliyle mi işlenmesi gerekiyor? Mesele doğa olunca onun tarihi dokusu göz ardı mı ediliyor?

Cemal Kafadar: “Yakın zamana kadar bütün dünyada böyle bir anlayış hâkimdi. En sıkı korumacılar ve çevreciler bile doğa ile ilgilendiklerinde “bir şey”le ilgileniyoruz diye düşünüyorlardı; tarihi doku ile ilgilendiklerinde “başka bir şey”le. Özellikle son 10-20 yıl içinde çok iyi anlaşıldı ki bunlar hep iç içe olmuş. İşte geliyoruz ormanın içinde bir Roma kemeri görüyoruz. İstanbul’un suyunun ta Istıranca Dağları’ndan geldiğini görüyoruz. Roma, Bizans, Osmanlı dönemi olsun bütün hinterlandını bütün doğasının insan eliyle değiştirdiğini görüyoruz. Her değiştirme ille de zararlıdır, kötüdür diye bir derdimiz olmamalı. İnsan doğayla içiçe yaşıyor; onu değiştiriyor. Bunun nasıl bir değişim olduğunu konuşmalı; neyi getirip, neyi götürdüğünü tartışmalıyız. Bunun ötesinde baktığınızda insan her yaşadığı yerde Avustralya Aborjinleri de dâhil teknolojik imkânlarla alışveriş içinde oluyorlar. Doğa tarihi ile insan ve toplum tarihi ayrı kulvarlar değil artık. Hele hele son yaşadıklarımızla maalesef trajik bir şekilde bunun farkına varıyoruz. Keşke bu akademik bir konu olarak kalsaydı. Şimdi farkına vardık ki insan eliyle doğayı öyle değiştiriyoruz ki büyük bir felaket gelebilir; doğa tanınmaz hale gelebilir. Bunların verdiği yeni bilinçle bunu anlamış olduk. Doğa tarihi ve insan, toplum tarihi birbirinden ayrı şeyler değil.”