Mezopotamya, arkeolojinin çocukluk bahçesidir. Tevrat’ın betimlediği cennetin ortası, bölgeye hayat veren iki büyük nehrin, Dicle ve Fırat’ın arasında uygarlık mefhumunun en erken merkezidir; uygarlığın tohumları burada atılmış, köyler, kentler, tapınaklar kurulmuş, ticaret, tarım ve yazı burada başlamıştı. İlk “göğe bakanlar”ın; astronom ve matematikçilerin yaşadığı bu topraklar daima  bolluğun timsali olmuş ilk çiftçiler de burada toprakla buluşmuştu. Deli sular kanallarla yorularak kültüre dönüştürülmüş, hayvanlarla insanların işbirliği burada filizlenmişti. Kısacası, S.N. Kramer’in deyimiyle “tarih burada başlamıştı.” Bu yazımı “uygarlık mefhumuna” eleştirimi saklı tutarak kaleme alıyorum. Çünkü bölgeden gelen, IŞİD merkezli şiddet haberleri bu eleştirimin yeri ve zamanı olmadığını hatırlatıyor, önceliği her şeyiyle düşünülerek sergilenmiş ve servis edilerek kamu vicdanını rahatsız eden şiddet görüntülerine açıklık getirmeye zorluyor. Özel kostüm ve korku sinemasının sembolü tüm aksesuarların kullanılarak (maske, kostüm ve kesici alet) insanların işkence edilerek öldürüldüğü görüntüler içeren bu videolara bir süre sonra binlerce yıllık höyüklerin iş makinalarıyla talan edildiği, müzelerin ve içinde sergilenen eserlerin balyozlarla tuz buz edilişini gösteren yenileri eklendi. Bu “eyleminden öte anlam yüklenmek isteyen” görüntülerin iyi anlaşılabilmesi, sembollerin doğru bilinmesiyle olanaklıdır.

• • •

Arkeoloji en eski yıllardan itibaren insanın geride/toprağa bıraktığı izleri, anıları, deneyim ve birikimleri takip edip geçmiş yaşamını yeniden kurma iddiasındadır. Bir duvar parçası, bir çömlek, bir heykel ya da bir başka maddi kültür kalıntısı, onu bırakan insana giden “kral yolları”dır. O yolu takip etmek, o insana ve onun yaşamına ulaşmak, insanın kat ettiği zamanı kavramak arkeolojinin birincil görevidir. Zira yolun nereden geldiği bilinmezse nereye gittiği de muammadır. Hal böyleyken arkeolojiyi geçmişin değil geleceğin bilimi olarak görmek, “gelişmiş” ve “gelişmemiş” (bu kavramlara da eleştiri hakkımı baki tutuyorum) ülkeler arasındaki farkı da bilmek anlamına gelir. Zira arkeolojinin bu fonksiyonunu bilmeyen için, ağzımızın, çene ve diş yapımızın değişimine büyük katkıda bulunan, soframızın bu kadar çeşitli olmasını borçlu olduğumuz ve günümüzden neredeyse 10 bin yıl önce ilk kez yapılmış çömlekler, bir inşaat için kolayca gözden çıkarılabilecek çanak-çömlek parçalarına dönüşürler...

Arkeoloji elbette sadece bununla da sınırlı değil. Hemen her fırsatta “devlet büyükleri” ve “aydınlar”, “tarih bilinci”, “yurttaşlık bilinci”, “aidiyet”, “kimlik” gibi kavramlardan dem vurarak, insan olmanın “değerleri”ne atıfta bulunurken, bunların arkeolojiyle ilgisini göz ardı etmektedirler. İnsan bilmediği bir şeyi sevemez, kendileyemez; kimliğini, bilmediği bir tarih, kültür ve coğrafyanın üzerine inşa edemez. Şairin dediği “insan yaşadığı yere benzer”deki insan, o yerin arkeolojisi, tarihi, kültürü, coğrafyası, geleneği ve hatta yemeği ile hemhal olmuş, hamuruna hamurunu, suyunu, mayasını katmış insandır...

• • •

Müzeler, bürokrasimizin gözünde, belirli günlerde okul çocuklarının ziyaret ettiği ama çoğunlukla da turistlerin uğrak yeri oluşundan öte anlam taşımayan, turizmden getirecek paralar olmasa yüzüne bakılmayacak bu kurumsal mekânlar, insanın anı depolarıdır, hafızalarıdır, kimlikleridir. Müze kelimesi eski Yunan mitolojisinde, Zeus’un kızları olan esin perilerini ifade etmek için kullanılan Mousa isminden gelmektedir. Ancak burada asıl dikkat çekilmesi gereken husus, dokuz kardeş olan bu kızları doğuran anneleri olmalıdır; çünkü anne Mnemosyne “hatırlayış” anlamını taşımaktadır. Zeus’un aşk yaşadığı ve yaşadığı aşktan aldığı hazla aşkını dokuz geceye çıkardığı Mnemosyne, her gece için bir kız dünyaya getirmişti. Her biri bir sanatın temsilcisi “esin perileri” olan bu kızlara verilen genel isim, günümüzde insanlığın anı depoları, fotoğraf albümleri olan müzelerin ismine dönüşmüştür. Müze kavramına bu gözle bakarsak, Zeus (iktidar) ve Mnemosyne’nin (hatırlayış) ilişkisi bize, iktidar ve hafıza arasındaki göbek bağını gösterecektir. İktidarın, hükmettiği insanlara sunmakla yükümlü olduğu kimlik, bu müzeler veya benzer yapılar sayesinde mümkün olabilmektedir. Toplumsal bilincin ve tarih duygusunun oluşumunda rol alan anıların, izlerin, deneyimlerin depolandığı müzeler, ören yerleri veya abideler sayesinde hatıralardan silinmediğini, güncellendiğini ve hatta yeniden üretildiğini görebiliyoruz. Müzeler, geçmişin bilgisini, anılarını sürekli hatırlatacak, bilişsel haritaları, kimlikleri... oluşturacak yapılardır. İnsanların “köklendirilmesinde”, “aidiyetlerinin güçlendirilmesinde”, “yurttaşlık” ve “tarih bilinci” gibi kimliksel inşalarda birincil roller müzelere ve benzer kurumlara düşer. Bu ikircikli bağ nedeniyle bir yandan hafıza/geçmiş kendini geleceğe taşıma uğraşındayken bir yandan da iktidar onu isteğince ve yeniden yeniden inşa etme gayretindedir.

• • •

Önceki yüzyılda Hitler, kafasındaki Alman kimliğini inşa ederken arkeoloji ve müzecilik önemli bir rol üstlenmişlerdi. Öte yandan İkinci Dünya Savaşı’nda birbirlerini kıran Avrupa ülkeleri, savaştan sadece on yıl sonra Avrupa Ekonomik Topluluğunu kurup on yıl öncesinin düşmanlarını ortak bir kimlikte bu sayede birleştirmeyi başardı. Bu nedenle de muktedirlerin silahlarından birisi arkeolojik faaliyetlerde elde edilen veriler ve onların depolandığı hafızalar olan müzelerdir. Bir kimlik veya iktidar değişiminde en fazla saldırı bu noktada gerçekleşir. Bu yüzdendir ki Aya Sofya gibi temsili bir yapının camiye çevrilmesi(ibadete açılması) sıkça gündeme gelir. Eski bir kimliğin abidesi olarak müze dahi olsa bir kiliseye tahammül edemeyen onu yok etmek isteyen veya kendisine ait kılabileceği bir dönüşümü arzulayan güç odakları bulunmaktadır. Ya da “kentsel dönüşüm” adıyla yapılan düzenlemelerde gayrimüslim izleri taşıyan evlerin, mahallelerin yok edilmesinin nedeni yine aynıdır. O evleri, mahalleleri inşa etmiş olan insanların geçmişle olan bağlarını yok etmek iktidarın temel motivasyonudur. Bir insanı kimliklendirmek için bir fotoğraf albümü ve bir aile öyküsü yeterlidir. Oysaki bir toplum için çok daha fazlasına ihtiyaç vardır. Sembolik değerler taşıyan hatırlayış ürünlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Hepimiz, Theo Angelopoulos’un “Ulys’in Bakışı” filmindeki Lenin heykelinin, Tuna nehrindeki bir teknenin üzerinde etkileyici biçimde geçişi sahnesini hatırlarız. Bu sahnede bir heykelin taşınmasından çok daha büyük bir anlam yüklüdür; bir dönemin kapanışı... bir hafızanın yok edilişi, kimlik değerlerinden birinin imhası veya göz önünden çekilerek öneminin azaltılmasının sinematografik yansımasıdır. Aynı manzaraları Irak’ta Saddam heykellerinin yıkılmasında da gördük, bir dönemin kapanışını daha da önemlisi kapatılışını... Roma İmparatorluğu’nda da benzer bir kimlik katliamı veya sembolik yok ediş söz konusuydu. Ünlü Roma İmparatoru Domitianus başarısız bir imparatorluktan sonra suikastla öldürülünce Roma senatosu, “damnatio memoriae” ilan etmiş, imparatorun anıları ve kimliği toplumun hafızasından silinmiş, imparatora ait, heykeller parçalanmış, kişisel mekânları tahrip edilmiş, tapınakları yıkılmış, ismi kent meydanlarındaki yazıtlardan kazınmıştı... George Orwell’in 1984 adlı romanında, bir toplumun belleğinin nasıl silindiğini, onu oluşturan sembollerin nasıl yok edildiğini ve yerine yeni bir kimlik ve bellek yüklendiğini okuruz. Benzer biçimde Batı dünyasının ekonomik sembolleri olan (fallik) İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırının da görünenin ötesinde bir etkisi ve amacı vardı. Bir iktidara, kültüre, sembole saldırı...

• • •

IŞİD’nin Mezopotamya’da propaganda amacıyla medyaya sunduğu müze cinayetleri ve ören yeri katliamlarını da benzer bir anlamda değerlendirmek gerekir. IŞİD’yi aklamaya çalışanların hiçbir fırsatı kaçırmadan “zaten eserlerin çoğu sahteymiş” argümanlarına rağmen, yapılan eylemin görünenden çok daha fazla bir anlam taşıdığı ortadadır. Kendinden önce ve kendisinin dışında kalan uygarlık mirasını yok sayan, kadim bir birikimin varlığını, kimliğini, belleğini silmeye çalışan, Mezopotamya’daki bu “terörist” hareket, yeni bir uygarlık inşası, kimlik ve tarih yazımıdır. En az ölümler, sürgünler kadar kitlelerde tepki uyandıran bu görüntülerin ardında yatan gerçek budur. Balyoz darbesiyle kırılan, dağılan bir heykel veya eski eser değildir; bir kültürün hafızası, anıları toza dönüşmektedir. Mezopotamya’nın binlerce yıllık alın terinden geriye zerre kalsın istenmemektedir. İş makinalarının yıktığı anıtlar, höyükler de bu terin, emeğin sembolleridir. IŞİD kendince damnatio memoriae yapmakta, anıları hafızalardan silmektedir. Yok olan sadece bir heykel, müze ya da bir höyük değildir, yok olan binlerce yıl önce kurulan uygarlığın kökleridir; IŞİD albümdeki fotoğrafları boşaltıyor, yakında o albüme yeni fotoğrafları kimin koyacağını hep birlikte göreceğiz; yeni geçmişi kim inşa edecek onları da başka videolar gösterecek.

• • •

Öte yandan Mezopotamya’nın Türkiye sınırları dışında kalan bölümü için çok zamandır büyük bir talihsizlik yaşandığını da söylemeliyim. 1978 yılında İran’daki “Devrim”den başlayarak, hemen ardından gelen ve yıllar süren Irak-İran Savaşı, daha sonra Kuveyt’in Saddam tarafından ilhak edilmesiyle start alan Körfez Krizi ve Suriye’nin de eklemlenmesi ile günümüze kadar devam eden ve yakın zamanda da bitmeyecek gibi görünen savaş, bölgedeki arkeolojik çalışmaların sonunu getirmiş, buradaki eski eserlerin akıbetini meçhul kılmıştı. Bu savaş insanlarıyla birlikte Mezopotamya uygarlığının yok edilmesine zemin hazırlamıştır. ABD ve AB’nin bölgenin doğal kaynakları üzerindeki emelleri bütün bu savaşın zeminini oluşturmuştur. Ve hepimiz biliyoruz ki, IŞİD dahil olmak üzere bölgede yaşanan hiç bir olay, bu aktörlerin bilgisi ve izni dışında gerçekleşemez... Bir kaç yıl sonra göreceğiz ki, Mezopotamya’daki kayıp eserlerin hemen hepsi bu ülkelerin müzelerinde boy gösterecek...
 

Kaynak: Birgün Pazar