Dünya kültür tarihinde hiçbir ozan Homeros kadar, eski dönemlerde yaşanmış olayları ve kahramanları gerçekçi, etkileyici ve kalıcı bir şekilde anlatmamıştır.

Homeros, destanlarıyla antik dönemin en önemli edebi kişiliği olmuştu. MÖ 2. yüzyıla ait adak kabartmasında olduğu gibi hatta bazı dönemlerde en üstlerde taht kurmuş bir ozan olarak yüceltilmişti. (Kaynak: Troia: Düş ve Gerçek. Sergi Kataloğu. 2001)
İlyada Destanı, Homeros tarafından günümüzden yaklaşık 2.700 yıl önce yazıya geçirilmesinden yüzyıllarca sonra bile kuşaktan kuşağa anlatılmaya devam edildi. Anlatılan, bir savaşın, Troya Savaşı’nın öyküsüydü ve antik dönemin ünlü tarihçisi Herodot’un (MÖ 485-429) yaşadığı dönemdeki Pers Savaşları gibi gerçek bir olay olarak kabullenildi ve ilk Doğu-Batı savaşı olarak yorumlandı. Daha sonraki yüzyıllarda da İlyada Destanı'nda anlatılan savaş alanlarını ve kahraman mezarlarını görmek isteyen ünlü askerler; politikacılar ve yazarlar Troya’ya akın etti.

Güneyden Troya harabelerine bakıldığında arka planda Troya Ovası, Karamenderes Nehri, Çanakkale Boğazı’nın başlangıcı olarak görülür. Daha gerideyse Çanakkale Savaşları’nın geçtiği Gelibolu Yarımadası, Gökçeada ve Semadirek Adası. İlyada Destanı’nda ayrıntılarıyla anlatılan bu coğrafya, 1996 yılında Troya Tarihi Milli Parkı olarak koruma altına alındı. Fotoğraf: Hakan Öge
Antik dönemin ilk önemli ziyaretçileri arasında Pers komutanı Serhas (Kserkes) vardır. Tarihçi Herodot’a göre büyük batı seferine çıkan Serhas, Avrupa’dan Asya’ya gemilerden yapılan bir köprüyle geçmeden önce Troya Savaşı’nın yapıldığı coğrafyayı görmek için Priamos’un kalesini ziyaret etmiş; kalede, Troya Savaşı’nın nasıl olduğunu anlatıp Athena Tapınağı’nda kurbanlar kestirerek Greklerden Troyalıların intikamını almak için ant içmiştir. Yaklaşık yüz elli yıl sonra bu kez batıdan doğuya doğru Makedon hükümdarı Büyük İskender karşı sefere çıkmıştır. Doğulularla yani Perslerle karşılaştığı ilk yer ve burada yaptığı ilk savaş olan Granikos Savaşı (Biga, Kocabaş Çayı) öncesinde Troya’yı ziyaret etmiş ve mitolojik atası olarak kabul ettiği Akhilleus için Athena Tapınağı’nda kurbanlar kestirmiştir. Büyük İskender, Pers hükümdarı III. Dareios’a yolladığı haberde Asya’ya yaptığı seferin, Dareios’un selefi Serhas’ın Makedonya ve Grek yurduna yaptığı seferin intikamı olduğunu belirtir.

Troya’daki Roma dönemi küçük tiyatro, Troya Savaşı ile ilgili şiirlerin okunduğu, oyunların sahneye konduğu önemli bir mekân olmuştur. Roma imparatorlarından Caesar, Augustus ve Hadrian burayı ziyaret ederek kahramanların anıları için adaklar sunmuştu. Fotoğraf: Hakan Öge
Büyük İskender’den sonra Roma Dönemi’nde ise Ilium (kentin Roma Dönemi’ndeki ismi), ziyaret edilmesi gereken kutsal bir yer özelliğini kazanmıştır. Romalı pek çok hükümdar, Hellespont’un (Çanakkale Boğazı) yakınlarındaki kalede, Roma’nın anakentini anmıştır. Çünkü Homeros sonrasında da bazı eklemelerle anlatılmaya ve yazılmaya devam edilen mitolojiye göre savaşın ardından alevler arasındaki Troya’dan batıya doğru kaçan son Troyalı Aeneas, İtalya’da Romulus ve Remus’un atababası olur ve daha sonraysa Tiber Irmağı’nın kenarında büyük bir dünya kentine dönüşecek olan Roma’yı kurar. Kutsal Ilion’u ziyaret eden son Romalı ise MÖ 4. yüzyıl ortalarında İmparator Julian Apostata’dır. Günümüzden yaklaşık iki bin yıl önceyse Amasyalı ünlü antik dönem coğrafyacısı Strabon (MÖ 63-MS 23) Troya ve Troas Bölgesi’ni ziyaret eder ve bu kutsal kenti “terk edilmiş, yerle bir olmuş bir yer” olarak anlatır. Bir süre sonraysa Ilium küçük bir piskoposluk merkezine dönüşür. Roma İmparatorluğu’nun sonlarına doğru kutsal kentte çok ve tek tanrılı dinlere birlikte tapınılır. Hıristiyanlığın yayılması sonrasındaysa pagan dinine olan tepki nedeniyle Ilium birkaç yüzyıl boyunca hiç ilgi görmez ve unutulmaya yüz tutar.

M. Osman Korfmann’nın 1988-2005 yılları arasında gerçekleştirdiği kazılarda kentin MÖ 1180’lerde, savaş olduğu düşünülen büyük bir felaketle tahrip edildiği anlaşıldı. Fotoğraf: Hakan Öge
Yüzyıllar sonra 1462 yılında Fatih Sultan Mehmet’in ziyaretiyle ören yerine olan ilgi yeniden canlanır. Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u fethettikten kısa bir süre sonra Midilli Adası’nı da ele geçirir, oradan Çanakkale’ye gelir ve kutsal kent Troya’yı ziyaret eder. Ünlü denemeci Montaigne “Makaleler” adlı eserinde; Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in Papa II. Pius’a gönderdiği mektupta, Türklerin, Troyalıların soyundan geldiğini ve Hektor’un öcünü almanın Türklerin sorumluluğu olduğunu bildirdiğini yazar. Gökçeadalı (İmbroz) tarihçilerden Kritovulos ise Sultan'ın Troya’yı ziyaret ettiğini ve burada Troyalı kahramanlardan Akhilleus ve Ajax’ı andığını dile getirmiştir. Kritovulos, Sultan’ın şunları söylediğini kaydeder: “Tanrı, uzun yıllar sonrasında bu şehrin ve sakinlerinin öcünü alma görevini bana verdi. Bunun için şehirlerini yakıp yıkan düşmanlarını boyunduruğum altına alacağım. Bu düşmanlar o dönemde, Yunanlılar, Makedonyalılar, Teselyalılar ve Peloponesyalılardı, onlar bu şehri yağmaladılar ancak onların torunları, uzun yıllar sonra Asyalılara yapılan bu adaletsizliğin cezasını benimle şimdi ödedi.” Fatih Sultan Mehmet’in sözünü ettiği intikam, Troya’nın öcü, İstanbul’un fethiyle alınmıştır. Fatih Sultan Mehmet bunu söylerken Doğu-Batı savaşında ibrenin artık Doğu’ya döndüğünü göstermiştir. Bu olaydan yüzyıllar sonra Anadolu topraklarının özgürlük kahramanı olarak ortaya çıkan Mustafa Kemal de bu ören yeriyle ilişkilendirilmiştir. Melih Cevdet Anday, Çanakkale Savaşları’nın kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda Dumlupınar Zaferi'nin ardından, nihayet Türklerin Yunanlıları mağlup etmesiyle Troyalıların öcünün alındığını söylediğini yazmıştır.

Troya kentinin yıkılmasından yüzyıllar sonra kent kutsal bir yere dönüşür. Savaş kahramanları adına yapılan sunaklar, adak kuyuları ve tapınaklar, destanın bu bölgede canlı kalmasını sağlar. Hellenistik dönemdeki tüm bu inşa çalışmaları yapılırken Troya Savaşı’na ait olduğuna inanılan kale duvarları savaşın şahidi olarak korunmuştur. İllüstrasyon: Chirstoph Haussner
Tarihin en önemli karakterlerine ilham veren Troya Savaşı’nın öyküsü nedir?
Homeros’tur aslında Troya / İlyon kalıntılarını unutulmaz ve trajik savaşın şahidi yapan. Bu ören yerindeki duvarların önünde dokuz yıl savaşır büyük kahramanlar ve onuncu yılda Troya atı hilesiyle yıkılır kent. Ölümü göze alan yiğitler, bu duvarların önünde Skamander Nehri’nin (Karamenderes) yatağında yitirir hayatlarını: Hektor, Patroklos, Akhilleus, Aias, Sarpedon. Günümüzdeki bu harabe topraklarda savaştan önce Homeros’un onur duyarak anlattığı “uzun elbiseli Troyalı kadın ve erkekler” dolaşırmış. İşte binlerce yıllık bu arka planla Troya’yı dolaştığınızda taşların arasında düş ve gerçeğin iç içe geçtiğini hissedersiniz. Kaderler höyüğü tepenin her köşesinde İlyada Destanı’nın izleri gizlidir. Dünya tarihi ve edebiyatını binyıllardır besleyen bu destan, on yıllık savaşın trajedilerini dile getirir aslında. İşte bu birkaç gün içinde, savaşçılar ölülerini onlara yakışan bir törenle gömmek, yaralarını sarmak, silahlarını onarmak için savaşa mola verir, ardından tekrar ölüm cephesine rüzgâr gibi koşarlar. Böylesi iniş çıkışlarla devam eden destan, on yıl süren savaşın sadece son 51 gününü anlatır: Her şey Akha ordusu komutanı Agamemnon’nun öfkesiyle başlar. Agamemnon, kendi kayıplarına karşılık, Akhaların en görkemli savaşçısı Akhilleus’un savaş ganimeti payından kendisine bir köle alır. Bir savaşçının en önemli onuru olan savaş ganimetine yapılan bu müdahale, bu büyük savaşçıyı öfkelendirerek savaştan çekilmesine yol açar. Ancak Akhilleus olmayınca Akha ordusu çok zor anlar yaşar. Orduyu zor durumdan, Akhilleus’un en yakın dostu Patroklos kurtarır. Patroklos, arkadaşının savaş aletlerini kuşanarak Akhilleus’un kılığında savaş alanına yeniden çıkar. Ancak tanrılar Hektor’dan yana olur ve Akhilleus’a karşı savaştığını sanan Troya ordusunun kahramanı, Patroklos’u öldürür. İşte bu ölüm, aynı zamanda savaşın da dönüm noktasıdır. Dostunun ölümüne ağıt yakan Akhilleus, intikam duygusuyla savaşa geri döner ve insan yüreğinin dayanamayacağı şekilde Hektor’u öldürür ve cesedini sürükleyerek karargâhına götürür. Destanın en trajik anıysa Hektor’un babası yaşlı Priamos’un gözyaşlarıyla oğlunun cenazesini alıp Troya kalesine taşımasıdır. Böylece bu eşsiz destan, Troyalı Hektor’un cenaze töreniyle son bulur. Akhilleus’un ölümü, Odysseus’un Troya’yı yıkan Troya atı hilesiyse İlyada Destanı’ndan yirmi yıl sonra yazılan Odysseia Destanı’nda anlatılır. Bu, çağları ve sınırları aşan, pek çok politikacı, sanatçı ve edebiyatçıya ilham veren trajik olaylar, iki kitapta 28.000 dizeyle anlatılır. Aradan geçen binlerce yıl sonrasında da dünya kültür belleğinde silinemeyecek derin izler bırakır.

Troya Savaşı’nın yaşandığı yerleşme kalesi ve aşağı kentiyle Son Tunç Çağı’nda Anadolu ve Ege dünyasının en önemli ticaret merkezlerinden biriydi. Mimari özellikleri, inanç sistemleriyle Troya, bu dönemde tipik bir Anadolu kenti özelliği taşıyordu. İllüstrasyon: Chirstoph Haussner
Beyaz Tenli Andromakhe’ye Veda
Destandaki olaylar, zamanın darlığına rağmen Homeros'un "kanatlı sözleri” sayesinde insan trajedisini anlatan ölümsüz bir evren yaratır. Anlatımlardaki bazı sahneler düşle gerçekliği, olaylarla yerleri bir bütün olarak okuyucuya sunar: Troya Kalesi'ne veda, surların önündeki mücadele, orduların ovadaki karşılaşması, Semadirek Adası’nın zirvesinde tanrıların buluşması ve sonunda Skamander Nehri’ndeki yürek yakan savaş, dünya kültür tarihi ve kültürel belleğinin en önemli miraslarından birine dönüşür. Anlatılmaz, dayanılmaz, hiçbir zaman unutulmaz acılar kahramanlıkların öte yüzündedir. Sur duvarlarının herhangi bir köşesinde İlion’un “güzelce örülmüş caddelerinde”; o önünde çok mücadeleler verilmiş batı Kapısı’nda, İlyada Destanı’nın en acıklı sahnesi yaşanır. Hektor, “beyaz tenli” karısı Andromakhe’ye veda eder. Andromakhe, Akhaların büyük bir güçle savunma duvarlarına karşı saldırıya geçtiğini duyar. Çatışmaları seyretmek için telaşla bebeği Skamandros’u da alarak Batı Kulesi’ne gider. Tam bu sırada Hektor savaşmaktan yorgun düşmüş halde kaleye geri çekilir ama sarayında karısı Andromakhe’yi bulamayınca telaşlanır ve onu aramaya başlar. Caddenin ortasında karşılaşırlar. Andromakhe içinde ölüm korkusu, gözyaşlarıyla kocası Hektor’u savaşa gitmemesi için ikna etmeye çalışır. Kale duvarlarını en azından bir kez başkalarının koruması için Hektor’a yalvarır ama nafile. Öte yandan Patroklos’un Akhilleus’un zırhıyla, büyük bir zafer havasıyla savaş alanındaki gösterisi aynı zamanda trajedinin de başlangıcıdır. Akhilleus’un silahları ona güç verse de bu yeterli olmayacaktır. Savaş ruhu kendisini öylesine sarmıştır ki zafer çığlıklarıyla Troya kulelerinden birine tırmanmaya başlar Patroklos; ancak karşısına Troyalıların tarafındaki tanrı Apollon çıkar ve onu aşağıya iter. O korkunç savaşta ne Patroklos ne de Akhilleus Troya’yı fethetme konusunda kesinlikle mütevazı bir havaya girmez. İkisi de Troyalılara karşı çok ama çok acımasızdır: Hektor, Patroklos’u mızrağıyla ölümlülerin tarafına yollar. Son nefesinde Patroklos, Hektor’a fazla övünmemesi gerektiğini söyler. Çünkü tanrılar olmasa Hektor gibi daha kaç tanesini alt ederdim der. Gözlerini yummadan önce Hektor’un Akhilleus tarafından alt edileceğini fısıldar.
Yerlerin ve denizlerin tanrısı Poseidon, bir zirveden seyreder Troya Savaşı’nı; Troyalılarla Akhalar arasındaki savaşı, kahramanların nasıl da acımasızca birbirlerine kıydıklarını... Baştanrı Zeus, tüm tanrılara, insanların kendi aralarında yaptıkları bu büyük savaştan uzak durmalarını emretmiştir. İnsanoğulları kendi sorunlarını kendileri çözmelidir. Ancak Zeus’un bir anlık dalgınlığından yararlanan Poseidon, Troyalıların, Akhaları limana doğru geri püskürttükleri, neredeyse denize dökecekleri bir anda savaşa müdahale eder. Çünkü o Akhalardan yanadır: Evet, savaşın en kritik anında, yasak olmasına rağmen tanrılar işe karışmış ve olayların gidişini, kahramanların kaderlerini belirlemiştir. Tanrı Poseidon, Akhaların gemilerinin durduğu Troya’nın güneybatısındaki Beşik Koyu’nda savaşa müdahale etmeye başlar. Zeus’un eşi Hera bu durumun farkına varır ancak Troyalı prens Paris’in verdiği “yanlış karardan” sonra (Paris, tanrıçalar arasından en güzeli olarak ne Hera’yı ne de Athena’yı seçmemiş; dünyanın en güzel kadınını vaat eden Aphrodite’te karar kılmıştır) Troyalılara karşı amansız öfke duymaktadır. Bu nedenle tüm olup bitenleri uzaklardan, Tesalya’daki Olimpos Dağı’nın zirvesinden seyretmektedir. Akhaların savaşı kaybedecekleri konusunda oldukça kaygılıdır. Dolayısıyla tanrı Poseidon’un düşmanının düşmanına yardım etmesini mutlu bir şekilde seyreder. Ancak Hera, biraz güneye doğru baktığında 1.800 metre yüksekliğindeki “çok pınarlı” İda Dağı’nın zirvesindeki baştanrı Zeus’u fark eder (Adalar ve Semadirek’in zirvesinde olduğu gibi açık havalarda Troya’dan bakıldığında İda Dağı’nın çoğu kez karla kaplı zirvesini görmek de olasıdır). Eşi Zeus’un savaş alanındaki Poseidon’u göreceği kaygısına kapılır ve Zeus’u aşk oyunlarıyla oyalamak ister. Diğer tanrıların da yardımıyla baştan çıkarıcı elbiseler ve süslerle yola koyulur. Olimpos Dağı’ndan Tesalya ovasına uçar, kuzey Yunanistan’daki dağları aşar ve Athos Dağı’nda denize ulaşır (çok ender olmakla beraber Troya’dan bakıldığında Athos’un zirvesi de görülebilmektedir). “Ölümün kardeşi uyku”nun da yardımlarını almak için Limni (Lemnos) Adası’na uğrar. Buradan da sis bulutlarına bürünmüş halde İmbros’a (Gökçeada); oradan da Troya kıyılarına ulaşır. Zeus ile buluştuğunda birlikte Olympia Dağı’na gitmeyi önerir. Zeus bu teklifi geri çevirir ve ona İda Dağı’nın doruklarına altından bir bulut getireceğini ve hiç kimsenin kendilerini göremeyeceği sözünü verir; bu sözünü gerçekleştirir de. Hera böylesi oyunlarla Zeus’un aklını çelerek istediğini elde eder. Poseidon, Zeus’un uykusu sırasında rahatça Akhaların tarafında Troyalılara karşı çarpışır. Akhalar denize dökülmekten kurtulur ve en çetin mücadelelerden birini kazanır ama savaş henüz daha bitmemiştir.

İlyada Destanı’nın en acıklı sahnelerinden birisi Troyalı kahraman Hektor’un, Akhilleus tarafından öldürülmesi sonrasında bedeninin kentin etrafında savaş arabasının arkasına bağlanarak sürüklenmesidir. MÖ 510’lu yıllara ait Attika siyah figürlü vazo resminde, Hektor’un sürüklenen cesedi ve ona ağlayan karısı Andromakhe betimlenmiş.
Dokuz yıl boyunca Troya duvarları önünde çatışan ve kenti almayı başaramayan Akhalı askerler bezginlik içindedir. Kampta umutsuzluk ve öfke hüküm sürmektedir. Akhalı savaşçıların çoğu, gemileri denize indirip evlerine geri dönmek istemektedir. Sıradan askerler arasındaki başkaldırı kendini açıkça göstermektedir. Ancak Akhilleus ve Nestor ateşli konuşmalarıyla askerler arasındaki bu havayı dağıtır. Tanrılar da Akhalı askerlerin kalbindeki savaşma isteğini yeniden alevlendirir; böylece Troya’yı yakma yıkma ve ganimetler elde etmek eve dönmekten daha çekici hale gelir. Agamemnon, Zeus’a yalvardığı duasında birlik ve beraberlik mesajı verir. Kurbanlardan sonra savaş tanrısı Athena’nın da yardımıyla Akhalı askerler ovadaki savaş alanına doğru hücuma kalkar. Homeros, bu olayları doğa karşılaştırmalarıyla muhteşem dramatik bir sahneye dönüştürür. Askerlerin ayakları altında titreyen Troya Ovası’nda kılıçların parıltıları gözleri kamaştırmaktadır. Herkes Troya’yı yerle bir etmeye karar vermiştir.

Troya Savaşı’nın ana kaynağı Homeros’un eserleri olsa da destan ondan sonra gelen ozanlar ve sanatçılar tarafından sıklıkla işlendi. Özellikle son Troyalı kahraman Aeneas’ın, babası Anchises’i sırtına alıp Troya’dan kaçırdığı bölüm, MÖ 5. yüzyıl Attika vazosunda olduğu gibi vazo resimlerinin vazgeçilmez motifidir.
Tanrıların Yürek Acısı
İlyada’nın XXI. bölümünde Akhaların en güçlü savaşçısı Akhilleus’un en iyi dostu Patroklos’un Hektor tarafından öldürülmesi sonrasındaki kontrol edilemez öfkesiyle Troyalıları acımasızca öldürmesi; savaş arabasıyla ölülerin üstünden geçmesi dramatik biçimde anlatılır. Troyalı askerlerden kimi kaçarak kaleye sığınmış, kaçamayanlarsa nehrin sularında boğulmuştur.

Laokoon ve Oğulları heykeli Hellenistik dönem heykel sanatının en önemli eseri olarak kabul edilir. Troya atının bir hile olduğunu söyleyen ancak kendisine kimsenin inanmadığı Laokoon, tanrıların emrine karşı çıktığı için çocuklarıyla beraber Troya’nın sahillerinde yılanlara boğdurtulur. 1506 yılında Roma’da bulunan ve Vatikan Müzesi’nde sergilenen bu heykel grubunun Rodoslu üç heykeltıraş tarafından MÖ 1. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor.
Patroklos’un acısı, Akhilleus’un gözünü karartmıştır. On iki Troyalı genç askeri esir aldıktan sonra Patroklos’a kurban olarak öldürmüş ve cesetlerini nehrin sularına atmıştır. Skamander Nehri ise olup bitenlere çok içerlemektedir. Baştanrı Zeus, Akhilleus’a Troyalıları yok etme izni vermiştir ancak bunu suların dışında yapmalıdır. Akhilleus ise Skamander Nehri’nin söylediklerine hiç aldırış etmez, öldürdüğü Troyalıları suya atar, hatta kendisi de suya girer. Skamander sonunda çok öfkelenir ve Akhilleus’u dalgalarının, anaforlarının içine alır. O korkusuz Akhilleus birdenbire paniğe kapılır ve kaçarak sudan çıkar; canını kurtarır.

H. W. Tischbein, 1801 yılında, Antik döneme göre Homeros isimli eserinde, antik dönemdeki betimlemelere sadık kalarak Troya Savaşı’nın önemli kahramanlarını büstler şeklinde çizmişti.
Daha sonrasında öfkesi dinmeyen Akhilleus, yıllarca Troya kalesini savunan Hektor’u acımasızca öldürür ve cesedini savaş arabasıyla kentin etrafında sürükler. Homeros bu sahneyi "tanrıların bile yürekleri dayanamaz” diye anlatır. Troya kalesinin kralı Priamos, oğlu Hektor’a yakışan bir cenaze töreni yapmak ister. Bu nedenle her şeyi göze alarak oğlunun cesedini istemek için düşmanı Akhilleus’un yanına gider. Akhilleus ve Priamos kaderlerine, savaşın acılarına yanar, birlikte gözyaşı döker. Akhilleus, gözü yaşlı ihtiyar kralı elinden tutarak yerden kaldırır ve oğlu Hektor’un ölüsünü yıkatıp giydirerek Priamos’a teslim eder. Acılı Priamos, Hektor’un cenazesiyle birlikte sarayına geri döner. Troyalılar Hektor’a ağıtlar yakar. Dokuz gün dokuz gece cenaze töreni için odun toplanır ve onuncu gündeki cenaze töreniyle destan biter.

Troya atı içindeki Yunanların kabartma olarak betimlendiği, Kyklat vazosu olarak bilinen amfora MÖ 670’li yıllara ait.
İlyada Destanı burada biter ancak Troya’nın yakılıp yıkılması, kentin talan edilmesi, Homeros’un diğer büyük destanı olan Odysseia’da anlatılır. Bu destan kronolojik olarak da İlyada’dan yirmi yıl kadar sonra yazılmıştır. Troya Savaşı’na katılan İthaka Kralı Odysseus’un, Troya’dan yurduna dönüşünü anlatan destanda, geri dönüşlerle, Troya’nın nasıl yıkıldığından da bahsedilir. Akhaların en kurnaz savaşçılarından olan Odysseus, Troya’yı tahta at hilesiyle almayı planlar. Tahta at bir gece Troya surlarının önüne bırakılır. Sabah olduğundaysa Troyalılar atı kente alıp almamakta kararsız kalır. Sonunda tanrıça Athena’ya armağan olarak sunulduğuna inanılan tahta at kente alınır. Savaşın bittiğine inanan Troyalılar, içer eğlenir ve on yıldan beri ilk kez rahat bir uykuya dalar. Atın içine gizlenmiş Odysseus ve arkadaşları saklandıkları atın karnından çıkar ve Tendos’tan dönmüş Akhalı askerlere kentin kapılarını açarlar. Böylece yıllarca direnen kent bir tahta at hilesiyle yakılıp yıkılır.