Kuzey New York’ta, Cattaragus Kızılderili rezervasyonunda Seneca şenliğini izlemekteyken, bir şey bana çok tuhaf gelmişti. Fırlattıkları nalları uzaktaki bir çubuğa geçirmeye çalışan Senecalar, bir yandan da, nal boşa gitti doluya geldi demeden, biraları arka arkaya kafaya dikiyorlardı. Arada, içlerinden biri, bir espri patlatıyor ve müthiş bir kahkaha tufanı kopuyordu. Beyazlar ile Kızılderililer arasındaki en büyük fark işte bu kahkahaydı. Önce espriye gülünüyor, sonra herkes birbirinin gülüşüne gülüyor ve bu durum, yoruluncaya, espriden sıkılıncaya kadar devam ediyordu. Etrafta her kim varsa, onlar da kahkahaya katılıyordu. Kahkahalar gayet de gürültülü cinstendi. Beyazlarda ise böyle bir şey yoktu.

Espriler mi çok komikti, Kızılderililer mi çok eğlenceli insanlardı, yoksa, Nietzche’nin söylediğinde gerçek payı var ise eğer, en büyük acıyı onlar çektiği için mi hep birlikte en dizginsiz kahkahayı atıyorlardı, anlamaya çalışıyordum.

Friedrich Nietzsche şöyle diyordu:

“Kahkaha -yeryüzünde en fazla acıyı çeken hayvanın, kendisi için geliştirdiği şeydir.”

Cattaragus rezervasyonu, beyazların yaşadıkları yerle kıyaslandığında daha yoksul görünüyordu. Evlerin bahçeleri, arkaları, ağaçların altı, her taraf oto hurdalarıyla doluydu. Zaten Kızılderililer de konteynerler’den bozma evlerde yaşıyorlardı.

Acıyor 1

Fotoğraf: Marc Dozier, Arizona.

Rezervasyondaki şenlik töreni okul binasından kültür merkezine doğru bir yürüyüşle başlamıştı. Seneca Minikler Amerikan Futbol Takımı, lise kız takımı, Vietnam gazileri, Kore, İkinci Dünya Savaşı, Körfez Savaşı gazileri, minikler kız Lacrosse takımı, Seneca güzelleri, yaşlıları, okul çocukları ve itfaiyecileri yürümüştü. Geçit töreninde çocuklar etrafa şekerler fırlatmış, insanlar da toplayıp yemeye çalışmıştı. Bir sürü şişman insan vardı zaten, biraz daha fazla şekerin ne zararı olabilirdi ki? Bu ülkede, hareketsizlik ve şişmanlık hastalığından, yani obeziteden ölenlerin sayısı, sigaradan ölenleri geride bırakmış durumda. Kızılderililer de çoktandır, gayet Amerikan bir hayat tarzına ayak uydurmayı başarmış.

Spor salonunun bahçesine bir panayır kurulmuştu ama başka yerlerde gördüklerime kıyasla pek zayıftı. Patates kızartması, sosisli sandviç, burger, kola fiks mönüydü tabii ki. Yiyecek pek başka bir şey de yoktu. Bu yüzden her ırktan Amerikalının o kadar şişman olmasında şaşılacak bir durum yok. Hepsi “junk food”la besleniyor. Junk kültürler, junk mailler, junk duygular, junk aşklar ve junk ilişkiler zamanında yaşanıyor ya!

Çoluk çocuk, bütün milletin doluştuğu spor salonunun “air condition” aygıtı sonuna kadar açılmıştı. İçerisi buz gibi, dışarısı ise nemli sıcaktı; herkes, dört duvar arasında, Kızılderili olmalarına rağmen AC’ye şükreder bir haldeydi. Bu duruma aldırmayıp yine de atalarının duman danslarını yapmaya koyuldular. Yaş gruplarına göre kategoriler vardı. Küçük bir davulu çalan kadın mikrofona o herkesin bildiği, heyyy yaaa heyyyy yayaaaaa heyyyyyy şeklinde sözleri olan şarkıyı söylüyordu. Jüri de vardı dans yarışmasında. Onlar da kazananları belirliyordu. Dört yaşındaki çocuklardan 20 - 30 yaş grubuna kadar danslar edildi. Bundan daha yaşlısı, zaten hareket etse kalp krizi geçirecek kadar şişman haldeydi. Sonra dışarıda direğe tırmanma yarışmaları düzenlendi. Burada da direğin tepesine çıkmayı başaranlar, aküden aküye bağlantı kablosu, oto cilası, oto enjektör temizleyici, çekme halatı, zincir gibi hediyeler kazanıyordu. İtfaiyeciler, bir bira fıçısını iki direk arasına bağlanmış tele asarak iki taraftan su sıkıp diğer tarafa doğru götürmeye çalışıyordu. İtfaiyecilerin çoğu beyazdı. Amerikan futbolu karşılaşmaları da düzenlendi, ama yazık ki bizim Senecalar yenildi. Kalabalık da tribünlerde biralarını içip hüzün dağıttı -Beşiktaş taraftarı gibi. Ardından Lacrosse karşılaşmaları düzenlendi. Bu oyunda fena değildi bizimkiler aslında. Beyaz takımları bayağı bir zorladılar. Bazı karşılaşmaları kazandılar bile; ama bilirsiniz, her şey para mevzusu, sonuçta beyazlar daha zengin, çocukları da Kızılderililerden daha organize. Şenliğin sonuna doğru işte, nal atma müsabakaları yapıldı. Yüksek kahkahalar arasında.

Şimdi konuyu nereye getireceğim; acı ve zevk, ikizdir diyebiliriz belki de. Hatta birbirinden ayrılmaz tek yumurta ikizi. Birbirilerine sırtlarına dönmüş gözükebilirler, çünkü birbirine karşıttırlar ama aynı kaynaktan beslenirler. Acı zevkle büyür ve bunun tam tersi de doğrudur. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanındaki kahraman, bu acıklı zevkin adamdır. Acılı kahkahalar atarak çaresizliğini, hastalıklarını anlatır, bu halinden zevk almayı da becerir. Hatta ona göre, “Gerçek zevk acılardan oluşur.”

Dostoyevski’ye göre, acıda zevklerin en büyüğü gizlidir. Hele insan bir de durumun çaresizliğinden ileri gelen güçlüğü iyice anlarsa, tadından doyum olmaz.

Gülüşün ve acının bir araya geldiği bir başka yapıt, Cervantes’in Donkişot’udur. Petersburglu usta Dostoyevski, bu yüzden Donkişot’u “En görkemli ve en acılı kitap” olarak nitelemiştir. Bu romanda, modern zamana direnen, ama anlamsızca direnen bir insan anlatılır. Bu direniş beyhude olduğu için hem acıklı hem de gülünçtür.

Acıyor 2

Ne ki, şimdi ben, kahkahayı bir kenara bırakmak ve yalnızca acının evrenine girmek istiyorum. Aklımda acının ozanı William Blake’in “Her göz yaşı damlası, entelektüel bir şeydir” sözü var. Ağlamayı, acıyı yalnızca biyolojik ya da fiziksel bir hal olarak görmediğini ifade eden söz.

David Morris, “The Culture of Pain” (Acının Kültürü) adlı yapıtında bir baş edilmez duruma dikkat çeker. Der ki, günümüzün, -şu, çok yüksek insan yarattığını iddia eden günümüz var ya, o günümüz- yüksek-hız, yüksek-değişim, yüksek-stres taşıyan günümüzün insanı, büyük ve yaygın bir acının pençesi altındadır.

Şimdiki zaman acısının, geçmiş zaman acılarından önemli bir farkı vardır. Günümüz acısı kroniktir, kaynağı belirsizdir, tedavisi de belirsizdir. Çünkü modern tıp yalnızca akut acıya tanı koyup tedavi etme eğilimindedir. Şimdiki zamanı, acı zamanı olarak gösteren en iyi işaretler de, giderek yayılan acı klinikleridir. Ah, keşke acı klinikleri olsaydı, ama yazık ki değil, ağrı klinikleri bunların adı. Yalnızca fiziksel acıyı, fiziksel kaynaklı acıyı anımsatan bir isim. Oysa David Morris, acının duygusal, ruhsal, kişinin tarihine bağlı ve kültürel yanlarının ihmal edildiğini söylüyor. Ağrı merkezleri ve klinikleri, acının yaygınlığını gösteriyor ama bir o kadar da ele geçirilmezliğini. “Etrafımızdaki hasarı göremiyoruz” diyor Morris. Çünkü, günümüz acısı, atalarımızın acısından biraz farklı. Aynı acıyı duymuyoruz. Hatta Freud’un yüz yıl önce incelediği Avrupalının acılarından da farklı bir acı çekiyor günümüz insanı.

Acetylsalicylic acid de bu acıyı dindirmeye yetmedi.

Aspirin bulunduğunda, insanlığın acıya karşı zaferi ilan edilmişti. Oysa acı ölmedi. Çünkü hâlâ savaşlar, yoksulluk, ilgisizlik, yalnızlık, amaçsızlık bitmedi. Çoğaldı. Bütün bunlara, Morris’in bile farkına varmadığı asıl nedeni eklemek gerekir: Doğasızlaşma. Canlılar tarihinin en büyük yok oluş sürecinin yaşandığı bir zamanda yaşıyoruz. Doğayı, türlerin nesillerini ortadan kaldırırcasına yok ediyoruz. Doğayı yalnızca biyolojik olarak değil duygusal olarak da yok ediyoruz. Yok ettiğimizin farkında değiliz, farkındayız bazen ama umurunda değiliz, umurunda olduğumuzda da nedeni asla çözemediğimiz bir kayıtsızlık uzayında kala kalıyoruz.

Yüksek hızın

Aspirinden sonra eteri keşfetti insanlık. Ama acı yine dinmedi. Belki, ameliyatların pek çabuk bitirilmesi mecburiyeti ortadan kalktı. Ama ağrı kesiciler ya da uyutucu kimya, kronik acıyı ortadan kaldırmadı. Morris’e göre, günümüz acısı “oturuyor, geziyor, dolaşıyor, sevişiyor, asla durmuyor.”

Aklımızı, düşünce biçimimizi değiştirdiğimiz için artık, acılarımızı da değiştirdik. Kültürel tarihimiz başkalaşınca acımız da başkalaştı. Çünkü acı, Morris’e göre, zamansız, zamanlar ötesi bir şey değildir; özgül bir dönemin, belirli kültürlerin bir ürünüdür, biz yaratırız ve biz değiştiririz.

Yatışmayı isteyen insanlardan oluşan yeni zamanı da biz yarattık. Yatıştırıcı ilaçlar ne kadar da yaygınlaştı. Ve önce batı toplumlarında sonra da Türkiye’de yaygınlaşan bir başka alışkanlık, mistisizm, spiritüalizm, yoga, reiki, yani her türden doğuculuk. Acının kaynağı konusunda duygusal ve zihinsel halkayı bir yana bırakmış olan modern toplum, bu yolla yeniden aynı bağlantıyı kurmaya çalışıyor. Modern insanlık doğuyu, ruh beden birlikteliğini yeniden keşfediyor. Yavaşlık, aslında insanların gereksinimi olan en önemli hal bu, yavaşlık. Adına yavaş dememiz de tamamen bugünle kıyaslamamızdan kaynaklanıyor. Hızlı bir zamanda yaşadığımız, hızın fetişleştirildiği bir zamanda yaşadığımız için yavaşlık diyoruz. O yüzden, insanlar giderek, daha yavaş hareket etmeyi söyleyen Doğu öğretilerine sarılıyor.

İnsan daha hızlı olduğunda, insan olarak kalabilir mi? Ya da nasıl bir insan olarak kalabilir? Doğasını yitirmiş bir insan olabilir ancak. Çünkü –ne yazık ki burada bir kez daha anımsatmak zorundayım- asıl olarak doğadır. İnsan doğasının zamanını da doğanın kendisi belirler. Yani Güneşin, Ayın ve Dünyanın hareketi. İnsan, bu gök cisimlerini yerinden bir milim dahi oynatmadan asla hızlı olduğunu düşünmemeli, zamanı kontrol ettiğini sanmamalı. Kadınların adet görmesi bile Ay’ın ritmine ayarlıdır.

Evet, insan hızlı davranabilir. Hızlı arabaları, megaherzleri, jetleri, kredi kartları, Formula 1’leri, şunları bunları olabilir, bunlar sayesinde eski insana göre çok daha fazla şey yapıyor gözükebilir, bununla da kendini çok üstün görebilir. Hatta, örneğin domatesi daha hızlı üretebilir. Tıpkı kendisi gibi hızlı domatesler yani. Ama ürettiği o domates, hakiki domates değildir. Tadı yavandır. Doğanın zamanına göre yetişmiş domatesle arasında böyle bir fark vardır. Hepimiz, hızlı domateslere dönüşüyoruz.