Ezilmiş, hor görülmüş, belleği yok edilmek istenen halkların safında yer alan, emperyalistlere karşı diklenen bir yazar Galeano. Uruguaylı yazar salt, ülkesinin ve sürgün yaşadığı Arjantin’in değil, Latin Amerika’nın direnen tüm halklarının, yaşayan efsane kalemi. Gerilla örgütü Tupamaroların damgasını vurduğu Montevideo’da 1940 yılında doğdu Eduardo Galeano. Romantik ve isyancı hareketlerin bütün dünyayı kapladığı 60’lı - 70’li yıllarda, fabrika işçiliğinden gece bekçiliğine her türlü işte çalıştıktan sonra sosyalist yayınevi ve dergilerde editörlük yaptı. Bugün ülkenin en çok dinlenen radyosuna, en çok okunan gazetesine ve ülke nüfusunun yarıdan fazlasının yaşadığı Montevideo belediye başkanlığına sahip olan Tupamaro Hareketi, Latin Amerika’nın en lirik sloganlarına imza atmıştı: “Kelimeler böler, eylem birleştirir...”​ Galeano, ülkesinin lirik atmosferini her zaman kitaplarına yansıttı. Ölümsüz eseri Latin  Amerika’nın Kesik Damarları adlı kitabını 20 yıl önce babamın kütüphanesinde bulup okuduğumda çok etkilenmiştim. Çünkü Eduardo Galeano sanki Latin Amerika ülkelerini değil de bizim ülkemizi anlatıyordu.

Usta yazardan, görüşme teklifime olumlu yanıt alır almaz, sıfırın altındaki New York Kennedy Havalimanı’ndan, Meksika’ya 7 saat, Meksika’dan Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e 10 saat uçtum. Buenos Aires’ten feribotla, boyalı kuşların yıkandığı gümüş nehrin öbür yakasında yer alan, Brezilya ve Arjantin arasına sıkışmış Eduardo Galeano’nun memleketi Uruguay’a geçtim. Geleneksel karnaval hazırlığındaki Montevideo davul sesleriyle karşıladı beni. ​Bir şubat günü, yılın en sıcak günlerini yaşayan başkent Montevideo’nun en eski yerleşim yeri, limana yakın Cuidad Viaje’nin ana meydanına vardım. Ulusal kahraman, devrimci Jose Artigas’ın heykelinin köşesindeki 154 yıllık Solis Opera binasının karşısındaki kahve Bacacay’da üstat Galeano’yu beklerken yan masada oturan Başkan Jose Mujica’yı (Pepe) görünce heyecanım iyice arttı. Dünyanın en az mal varlığına sahip devlet başkanı ​Mujica’nın masasına giderek kendimi tanıttım. Az sonra elinde adıma imzaladığı Zamanın Ağızları kitabıyla Eduardo Galeano geldi yanımıza. Bir Anadolu köylüsüne benzettiğim Pepe ile yakın dostu Galeano’nun, iki devrimcinin kucaklaşmasına tanık oldum.

​Birkaç yıl önce eşi Helena ile birlikte Türkiye’yi ziyaret ettiğini söyledi: “Kendi olanaklarımızla, rehbersiz turistler gibi gezip dolaştık. Hiç kaybolmadık ve ellerin, hareketlerin ortak gizli diliyle anlaştık halkınızla. Gittiği yere ait olmaya çalışmalı insan. İstanbul’da uzun süre kaldık, hayran olduk.”

“Ben tarihçi değilim, Latin Amerika’nın çalınmış belleğinin bulunmasına yardımcı olmak isteyen bir yazarım sadece” diyen Galeano’yu, adıma imzaladığı Zamanın Ağızları adlı kitabından okuyalım: ​“Hâlâ aynı durumdayız: Korkudan ölerek, soğuktan donarak kelimeler arıyoruz.” Bu da bir başka alıntı: “Bizler zamanın ayakları ve ağızlarıyız. Ama zaman, rüzgâr gibi estiğinde ayak izleri de silinir. Zamanın yolculuğu ancak zamanın ağızlarından dinlenir. Bütün bu hikâyeler aslında tek bir hikâye anlatır: Zamanın hikâyesi...” Yenenlerin ağzından anlatılan tarihin haksız bir tarih olduğunu, asıl gerçekleri gizlediklerini söylemek; tarihini unutanlara asıl tarihlerini yeniden anlatmaktır bu; Galeano, yoksulların unutulan, unutturulan  tarihinin altını, sömürge soygununda kılıç ve haç yan yana, omuz omuza yürümüştür hep  diyerek çizer. ​Tepetaklak kitabında Galeano, küresel kapitalizmin ve neoliberalizmin dünyamızda yarattığı zararı Latin Amerika penceresinden çarpıcı ve politik bir bakışla tasvir eder, Batılıların ilerlemeci, modern bir alternatif olarak sunduğu tarih anlayışını aldatmaca bir düzen olarak belirtir.

Galeano Yürüyen Kelimeler’de şöyle der: “Düşünürseniz acı çekersiniz! Şüphe ederseniz delirirsiniz! Hissederseniz yalnız kalırsınız!”

Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri ‘ndeyse şu alıntı unutulmazdır: “Önce otu biçmek, canlı olan son bitkiye kadar her şeyi kökünden sökmek. Toprağı tuzla sulamak… Sonra otun belleğini öldürmek, bilinçleri sömürgeleştirmek için onları yok etmek; yok etmek için geçmişlerini boşaltmak. Bölgedeki tüm sessiz tanıkları, hapishaneleri, mezarlıkları ortadan kaldırmak.”

Yazarın şu sözleriyse yağmalanan belleklerin, kentsel bölüşümün bir özeti değil midir: “Dünyada milyonlarca dönüm boş toprak ve milyonlarca aç ve işsiz insan; nedeni, birkaç tapu ve birkaç kurşun…”

Aynalar adlı kitabında da dünya uygarlık tarihini kısa ve sorgulayıcı bir dille anlatır, günahlarla lekelenen dünyamızda işlenen yeni günahları listeleyerek sınıflı toplumun Asya’dan Avrupa’ya, oradan yeni dünyaya uzanan modern görünümlerini Tevrat ya da İncil gibi öyküleştirir. John Berger suçlarımızı unutturmadığı için Galeano’ya minnettarız; onun gerçeği öfkelidir diye yazarken usta yazarın yakın dostu Isabel Allende ise onun idealist gücü ve Şamanist lirizmi okuyucuyu büyülüyor diye belirtir.

Kitaplarını, sanat algısını şöyle anlatıyor Galeano: “Ne tür kitap yazıyorsunuz diye soruyorlar bana. Ben, bir tutkuya dönüştürülen ayırma, sınıflaştırma yerine ortak insanlık dilini birleştirmek istiyorum. Sadece insan birliğinin, insanlık duygusunun belleğini yeniden hatırlatmak istiyorum. Başkalarının kapılarının arkasına giremezsiniz ama ben edebi dili kullanarak bu edebiyat gümrüğünü kaldırmak istiyorum.”

​1973 Şili Darbesi’nde Salvador Allende’nin yeğeni Isabel Allande ülkeyi terk ederken özel birkaç eşyasının dışında Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı kitabı da almıştı yanına. Günümüzde, Türk okurunun ve sinemaseverlerin yakından tanıdığı aynı coğrafyanın bir başka edebiyatçısı Isabel Allende’den dinleyelim yakın dostu Galeano’yu: ​“Galeano’nun eseri kılı kırk yaran tavrın, politik inancın, şiirsel üslubun ve iyi hikâye anlatıcılığının karışımıdır. O, liderleri ve aydınları dinlediği gibi yoksullaro ve ezilmişleri de dinleyerek Latin Amerika’yı baştan aşağı dolaştı. Kızılderililerle, köylülerle, gerillalarla, askerlerle, sanatçılarla ve kanun kaçaklarıyla yaşadı; devlet başkanlarıyla, diktatörlerle, kurbanlarla, rahiplerle, kahramanlarla, haydutlarla, ümitsiz anneler ve sabırlı fahişelerle konuştu. Yılanlar tarafından sokuldu, tropik ateşlerde yandı, ormanlarda yürüdü ve ciddi bir kalp krizi atlattı; baskıcı yönetimlerce olduğu gibi, fanatik teröristlerce de zulme uğradı. İnsan hakları adına akıl almaz riskleri göze alarak askeri diktatörlüklere, her türden baskıya ve sömürüye karşı durdu. Latin Amerika üzerine tanıdığım herkesten fazla birinci el bilgi sahibi ve bunu ülkesinin halkının dünyasını, umutlarını, düşlerini, hayal kırıklıklarını anlatmak için kullanıyor”.