Isparta’nın sırtını yasladığı Akdağ ile eteklerine ayağını uzattığı Davraz Dağı’nın koynundan doğan derelerin birleşmesiyle oluşur Aksu. Toplam 160 kilometrelik bir yolculuğun ardından Antalya Körfezi’nde Akdeniz’le buluşur. Torosların soylu güzeli dedik ya, aslında çılgınlıkta da üstüne yoktur Aksu’nun. Dağların koynundan fırlayıp bir koşu Kovada’ya, Eğirdir Gölü’ne uzanıp sırlara karışır. Ardından güneye doğru akıp kadim sevdalısı Göksu ile buluşur, mis kokulu sığla ağaçlarının, ulu çınarların, hayıtların ve Yörüklerin gerdeme adını verdiği su terelerinin arasından el ele süzülerek Torosların en güzel vadilerinden birinde akar durur.

 

Dağların Arasında İki Kadim Sevgilinin Kıvrak Dansı

Antalya düzünde kışlayan onlarca Yörük topluluğu için Aksu ilahi bir sudur. Dağların arasından, kapızlardan geçip Karaöz’den Antalya düzlüğüne ulaştığında hızı kesilerek kıvrım kıvrım bükülür, iki sevgilinin coşkun akışıyla birlikte süren kıvrak dansın yerini dingin bir vals alır. Davraz’ın ve Akdağ’ın koynundan çıkıp gelen onlarca irili ufaklı derenin ormanların yamaçlarından indirip getirdiği organik madde, düzlüğe inince ovada bir kudret helvasına dönüşür. Koyu kızıl, kestane, kahverengi, alüvyonal, zengin orman toprakları, burada tarihin akışını belirleyen yazgıya dönüşür. Binlerce yıldır Anadolu’da kurulmuş ne kadar uygarlık varsa hepsinin öyküsü suyla başlar, suyla biter.

 

Su, Suistimali Kaldırmaz

Dağlık Psidia’nın soylu ve vahşi kızı Aksu, tanrıların dağı Torosları aşıp düze inince kıyısında uygarlıklar kurulmasına izin verdi. Coğrafyanın üretimi, üretimin insanı, insanın kültürü, kültürün inancı belirlediği bu topraklarda kurulmuş en güzel kentlerden biri Aksu’nun Akdeniz’e ulaşmadan önce süzülerek soluklandığı son dönemeçte kuruldu. Perge… Aksu ırmağının kıyısında kurulan bu görkemli kentin bilinen geçmişi, günümüzden yaklaşık 5 bin yıl öncesine uzanır. Ancak antik çağda Bergama ve Side arasındaki antik yolun önemli duraklarından biri olan Perge en görkemli dönemini MS II. ve III. yüzyıllar arasında yaşar.

 

Nehirlerin Tanrılaştığı Zamanlar

Perge’nin de içinde yer aldığı bereketli ovanın adı, antik çağda Aksu Nehri'nin adı olan Kestros’la bir anılıyordu. Kestros, yani Aksu Irmağı Perge’nin orada olmasının en önemli nedeniydi. Bu yüzden Pergeliler, kendilerine yaşam kaynağı olan Kestros ırmağını kutsadılar ve Kestros adından bir nehir tanrısına ibadet ettiler. Aksu Nehri'nden kanallarla getirilen sular, ortasında nehir tanrısı Kestros’un uzanmış bir heykelinin bulunduğu devasa çeşmeden akıp kentin görkemli caddelerinin ortasından geçiyordu.
Yeryüzünün en büyüleyici kentlerinden birinde, nehir tanrısının kutsadığı sular dolaşıyor, insanlara hem yaşam, hem serinlik hem de ilham veriyordu. Nehir tanrısı Kestros adına sikkeler basılıyor ve nişlerini görkemli heykellerin süslediği anıtsal çeşmeler yaptırılıyordu. Aksu Nehri'nin yaşam verdiği Perge, binlerce yıl insanlığın da yaşama tutunduğu bir kent oldu.

 

Tarsuslu Paulus'un Anadolu'daki Yolculuğu Perge'den Başladı

Tarsuslu bir çul ustasının oğlu olan Aziz Paulus, Roma’nın zulmüne duyduğu öfke ve yüreğinde biriktirdiği inançla çıktığı yolculuklara Perge’den başladı. Kıbrıs’taki Pafos Limanı'ndan bir yelkenliye binip, Perge Limanı'ndan inerek buradan Roma’ya yürüdü. Çünkü Perge, görkemli Kestros Irmağı'nda süzülerek Akdeniz’e ulaşan beyaz yelkenlilerin uğrak yeri olan bir liman kentiydi. Gün geldi, devran döndü, zamanın ırmağı akıp durdukça İskender’den Arap istilacılara, Bizans’tan Selçuklu’lara pek çok kral, sultan ya da yağmacıyı ağırladı Perge. Ve sonra Asyalı Türkmenler geldi, Yörükler… Perge tapınaklarının taşlarıyla köprüler kurdular Aksu’nun üstüne, camiler, evler, hanlar inşa ettiler; Antalya düzünde kışlayıp, her bahar keçi sürüleriyle birlikte nehrin kaynağına doğru göç ettiler Toros yaylalarına.

 

Yörüklerin Kocasu'yu

Nehir tanrısı Kestros’un ruhunun sindiği bereketli, kırmızı Akdeniz toprağını sürüp tohumlar ektiler. Aksu’ya ‘Kocasu’, ovada çizdiği kıvrımlara ‘Yılan eğrisi’ dediler. Kırkgeçit’ti adı. Develerini suya daldırıp, keçileri kucaklarında geçtiler Aksu’dan.
Kemik taraklarını düşürdükleri de oldu, ak küpeli oğlaklarını verdikleri de, Aksu’nun hırçın sularına. Ama Yörükler de kutsal bildi nar’a, zeytin’e ve limona yaşam veren Aksu’yu. Yine gün geldi, devran döndü, Aksu nehri Toroslar’dan Akdeniz’e yaşamı taşıdı durdu.

 

İki Sevgilinin İzleri Hafızalardan Silindi

1980’lerin ortalarına gelindiğinde Aksu ile Göksu’nun, iki kadim sevgilinin akışına kelepçe vurmaya karar verdiler. Karacaören Barajı, Kızıllı, Çandır, Kargı ve bir çok Yörük köyünün topraklarını, evlerini ve mezarlarını anılarıyla birlikte yuttu.
Yörüklerin göç yolları, kemerli taş köprüler ve Çandır’ın devasa Pazar yeri bin yıldır kazılı olduğu zihinlerden silindi. Çandırlı, Kızıllılı Yörükler Toroslar'ın koynundan koparılarak Gökçeada’ya yerleştirildi. Milyon yıldır vadinin tanığı olan Aksu, İskender’in gününden beri görmediği acıları belleğine kaydedip, derin derin içlendi. Birikti, göl oldu suyun acısı, Karacaören, karaca zulüm oldu.
Günler günleri kovaladı, suların kutsandığı zamanlar, yerini paranın kutsandığı zamanlara bıraktı. Artık sular kendi istediği gibi değil, onun sırtından sadece para kazanmak, daha lüks arabalara binmek, daha gösterişli konutlarda yaşamak, herkesten özel kıyafetler giymek isteyen insanların istediği gibi akacaktı.

 

İnsanın İlkel Benliğinden Atamadığı İntikam Duygusu

Artık suların tanrı olduğu zamanlar geçmiş, insanların tanrı olmak istediği zamanlar yaşanıyordu. Milyonlarca yıldır fırtınadan, sudan, kayadan korkarak yaşayan insan, ilkel benliğinin derinlerinden bir türlü atamadığı intikam duygusuyla yeryüzünü fethe çıkmıştı. İşe önce nehirlerden başladı. Önce Aksu nehrinin binlerce yıllık yatağının bulunduğu bölgeye, milyarlar harcanarak ülkenin ilk EXPO alanı inşa edildi. Ardından da yine milyonlar harcanarak, kuzeyde daha önce barajla önü kesilen, arta kalanındaysa nehir yatağını bile zor ıslatarak zamana direnen Aksu’nun zeminine ve çevresine kilometrelerce duvarlar ördüler, betonlar attılar. Kuzeyden güneye sucul yaşam yerle bir edildi. Kuşların, balıkların, binlerce canlının varlığını sürdürebildiği sistem, onlarca iş makinası, yüzlerce dev kamyonun üzerinde aylarca gezinmesiyle çöktü, yok oldu.
DSİ eliyle Aksu’da yapılan ıslah ve taşkın koruma çalışması bugünlerde bitmek üzere.

 

Yıkımın Alkışlatılarak Kutsanması

Şimdi bu tarihsel akışa kısa bir ara verip, ülkenin sularını yönetmek ve korumakla yükümlü Bakanlığın yetkililerini duyurduğu projeye bir göz atalım:

“Aksu Çayı Taşkın Koruma Çalışmasının maketi tamamlanarak hem görsel hem sesli anlatımlı bir şekilde DSİ 13. (Antalya) Bölge Müdürlüğünde vatandaşların bilgisine ve beğenisine sunuldu. Aksu Çayı Taşkın Koruma Islah Projesi ile Aksu İlçesi, civar köyleri, tarım arazileri ve turizm alanlarının taşkınlardan korunmasını sağlayarak, Aksu Çayının denize mansaplanmasının sağlanacağı gibi aynı zamanda ülkemizde düzenlenecek ulusal ve uluslararası kongrelerin, panellerin, toplantıların ve seminerlerin organize edileceği EXPO 2016 fuar alanı da taşkınlardan korunacaktır. Proje kapsamında Aksu Çayında, yan kollarıyla birlikte 70 km’lik kısımda sedde, taş tahkimat ve dere ıslah çalışması yapılacaktır.” 

 

Fiziki Coğrafyanın Tahribi Yaşamın Devamını Yok Ediyor

Fiziki coğrafyanın, zamanın hiçbir döneminde bunca tahribe uğratılmadığı Anadolu topraklarının, tanrılar yaratan, kentler inşa ettiren, inançları ve kültürleri besleyen, yaşam kaynağı nehirleri birer betonla kaplanarak adeta su kanallarına dönüştürülürken, biyolojik yaşamın devamı için en önemli alanlar da bıçakla kesilir gibi yok ediliyordu.

Aksu, Anadolu nehirleri arasında bu yıkımdan payına düşeni en ağır biçimde alan su kaynaklarından biri oldu. Kötekli, Töngüşlü, Honamlı, Hayta ve Karakoyunlu gibi Yörük obalarının ‘Kocasu’yu yıkılmıştı. Anadolu’yu dünyanın en özel coğrafyası yapan suların, dağların, ağaçların ve kuşların yalnızca kazandıracağı para oranında önemsenen varlıkları tarihten silinmişti. Yalnızca orta refüjlere, otoyol kenarlarına ve cami, okul avlularına diktikleri ağaç sayılarıyla övünen yöneticilerin hüküm sürdüğü bir dönemde, ormanların ve suların emanet edildiği bir bakan Aksu’nun bulunduğu kente geldi ve şöyle dedi:

“Antalya'ya inşaat halindekilerle 42 baraj, 48 gölet yapmış olacağız. 52 de sulama tesisini açtık. Bu yıl 13 tane daha açıyoruz. Toplamda 130 sulama tesisi yapacağız. Su olunca yılda 3 ürün bile almak mümkün. Çiftçinin büyük bir gelir artışı olacak. Antalya'da hiç dere ıslahı yoktu. Toplamda 82 dereyi ıslah ettik. 110 derenin ıslahına devam ediyoruz. 118'inin de projesini yapıyoruz. Bütün dereleri ıslah etmiş olacağız. Türkiye'de en çok dere ıslahı yaptığımız yer dünyanın incisi Antalya olacak." (Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun konuşması. 5 Mart 2017, Antalya)

 

Bir Nehir Tanrısının Eteğinden Bugüne Bakmak

Geçtiğimiz hafta sonu Torosların Akdeniz’e emanet ettiği soylu güzel Aksu’nun yaşam verdiği Perge’deydim. Hala binlerce yıllık görkemini ve büyüsünü koruyan kentin sütunlu caddelerinde yürüdüm, kuşlarıyla, kertenkeleleriyle, kaplumbağalarıyla konuştum. Kalıntıların arasından fırlayıp toprağı beyaza boyayan papatyaları, kirişleri, dikenli ahlat çiçeklerini kokladım.

Yüksek göğün altında yükselen tepeye çıkıp Kestros Ovası'na bakındım. Tanrıların suyu Aksu görünmüyordu. Biraz ileride, kentin güneydoğusunda yükselen EXPO kulesi ve akla ziyan yapılarının ucubeliği, Perge’nin görkemli sütunlarının görüntüsüne karışıyordu. Yürüdüm, büyük caddenin kuzeyindeki kutsal çeşmenin (Nympheum) önünde durdum. Nehir tanrısı Kestros’un zamanı aşıp bugüne ulaşabilen heykeliyle birlikte, bir nehrin yarattığı 5 bin yılı aşan zamana dokundum. Sonra nehir tanrısı Kestros’un ayaklarının altından dökülüp, Perge’nin ihtişamlı caddelerine doğru akan Aksu’nun kadim sularını izledim.

Düşündüm… Düşündüm… Düşündüm…

Son sözü hep suyun söylediği bu topraklarda, suyun bir an önce son sözü söylemesini diledim…