Yapay zekâ konusundaki ilerleme haberlerini her gün okuyoruz; kendi giden arabalar, kendini doktor olarak tanıtıp karşısındaki ikna etmede yüzde yüze yakın başarı sağlayan bilgisayar arayüzleri, satranç veya go ustalarını alt eden program-oyuncular... Yine son günlerde Google şirketine ait yapay zekâ programının deneyimli analizcileri aşan bir beceri göstererek sekiz gezegenli (güneş sistemi benzeri) bir yer-ötesi gezegen sistemini keşfettiğini de öğrenmiş olduk.

Bilinçli Makineler

Seçili konularda ileri becerilere sahip gelişmiş bazı makineler, insanların yaptığı ve yapabileceği çoğu işte onların yerlerini rahatlıkla alabilir. Diğer yandan bilinçli makineler, hukuki ve ahlaki sorunların da kaynağı olacaktır. Böyle bir makine yasalar karşısında yetkin ve sorumlu “kişi” olarak kabul edilebilir mi? Ya da daha kötü bir senaryoyla, evrim veya yanlış programlamayla bu makineler insanlara karşı isyan etmeyi düşünebilir mi?

Bilim dünyasında farklı görüşler mevcut. Bazı bilimciler böyle aşırı farkındalık sahibi makinelerin sadece oluşturulmaması gerektiğini değil; zaten hiçbir zaman oluşturulamayacağını düşünüyor. Yapılacak her düzeyde makinenin insanlara benzer şekilde bilinç sahibi olup olamayacağı da bu tartışmaların konusu.

İnsanlar, kendinden farklı bir varlığın bilinç yapısını kavrayabilir mi? İlk kez 1984’te felsefeci Aaron Sloman tarafından dile getirilen bütün olası zekâ ve akıl formları uzayında insanınkinden farklı zekâ formlarının varlığı, örneğin diğer hayvanların, şempanzelerin, köpeklerin hatta kuşların da zekâ dünyaları olduğu kabul edilir. Bunun uzaydaki olasılıkların, dünyadaki biyolojinin ürünü olmayan, yer-dışı başka yaşam formlarının zekâ ve akıl organları ve ürünlerini de kapsayacağını unutmamalıyız.

Bilincin Nicel Kuramı

Londra Imperial College’da bilgisayar bilimci Murray Shanahan’a göre zeki varlıklar olarak bizim ilgimizi en çok çekecekler, insan seviyesinde olanlar kadar insan seviyesinden aşağıda veya bizden daha üstün genellik sahibi (her konuda akıllı) zekâlar olacak. Bu tür örnekler arasında robotlar gibi doğal olmayan (yapay) yollardan ortaya çıkabilecek zeki varlıklar da yer alıyor. Bunlara sıra dışı bilinçler adını verebiliriz. Prof. Shanahan, bu türden varlıklar uzayını doldurabilecek olası akılları, bir düzlem üzerinde (2-boyutta) tanımlar. Bu düzlemin x ve y eksenleri; (x) bilinç kapasitesi, (y) davranışlarının insana benzerlik derecesi olarak seçilmiştir. Bu seçimler temelindeki haritalamada, yabancı akıllara da yer verilir. Bu gösterimde yarasalara, kedilere veya ahtapotlara, hem de yer-ötelilere, yapay zekâlılara veya bize çok az benzeyen, bu nedenle iyi tanımlayamayacağımız yapılara da yer vardır. Böyle bir yaklaşım tabii ki biyo-merkezcilik görüşüne önemli bir karşı çıkış içerir.

Bilinç düzeyini ölçme amaçlı şu düşünce deneyini göz önüne alalım: Varsayalım ki bir sabah çalıştığım yapay zekâ laboratuvarına beyaz bir kutu içinde gelmiş çok karmaşık görünen mekanizmalara sahip ve incelemeye açık bir sistem bulunuyor. Kutunun kökenine ait olasılıklar arasında dünyamızı ziyaret etmekte olan yer-ötelilerden gelen bir hediye olması ya da rakip bir laboratuvarın gönderdiği, sonucu öngörülemeyen çılgın bir evrimsel algoritmaya ve belki de bir bilince sahip bir ürün olması sözkonusu. Sorulması gereken kutuda gerçekten bilinçli bir varlığın olup olmadığını kararlaştırabilir miyiz, varsa onu yok etmek ahlaki bir karar olur mu?

Bu kararsızlığı gidermenin bir yolu bilincin objektif bir ölçümünü gerçekleştirebilecek matematiksel bir fonksiyon tanımlanabilir mi? Varsayalım ki bu fonksiyon bir sistemin fiziksel tanımı verildiği zaman sistemin bilinç düzeyini bir sayı olarak belirleyebiliyor. Tümlevsel Enformasyon Kuramı söyleminde bu fonksiyon, (fi) harfiyle gösterilir. Burada fi, sistemin bileşkelerinin toplamından fazla bir şey olmasının derecesi olarak bilincin ölçüsü. Kuram, bazı kısıtlar altında herhangi bir dinamik sistemde bilincin varlığı için gerek ve yeter koşulları belirleyebilme iddiasında.

İnsan düzeyinde bir akıl ve zekâ gösterisi için daha yaygın olarak bilinen test, Turing Testi olarak biliyor. Alan Turing, 2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Gizli Servisi’nde çalışan ve Hitler’in ENIGMA adlı meşhur savaş haberleşmesini çözen ekibin de başındaydı. Ancak asıl ününü, akıllı makinelerin tasarım ilkeleri yanında bir makinenin insan kadar akıllı olup olmadığını belirlemek için önerdiği testle tanınır.

Bilinçli Makineler 1

Yapay zekâyla donatılmış bu robot- ahtapot, yüzebiliyor, nesneleri tutabiliyor, kararlar verip onları uygulayabiliyor. Hayvan hareketlerinden yola çıkan biyomimetik uygulaması, İtalyan Biyo-Robotik Enstitüsü tarafından geliştirildi.

Farkında Olmak Yeterli Mi?

Bilgisayar bilimcilerin çoğu bilinçlenmenin gelişen teknoloji düzeyine bağlı olduğunun ve belli karmaşıklığa ulaşıldığında kendiliğinden ortaya çıkabileceği görüşünde. Bir kısmına göreyse bilinç, yeni bilgileri algılamak, depolamak, eski bilgileri de hatırlayarak hepsini bir anlam sürecine dökmek, algı ve eyleme dönüştürmekte. Bu durumda makinelerin bir gün bilincin en yüksek düzeyine ulaşacağını öngörebiliriz. Yani makineler kolaylıkla insanlardan daha fazla veri ve bilgi sahibi olabilecek, kütüphanelerden çok daha fazlasını depolayıp çok geniş veri tabanlarına milisaniyeler içinde ulaşarak bunları çok daha karmaşık ama aynı zamanda insanlardan çok daha mantıklı kararlara dönüştürebilecek.

Tüm bu olumlu gelişmelere karşın bir bölüm fizikçi ve filozof, insan davranışlarının bir makine tarafından hiçbir zaman hesaplanamayacak karmaşıklık yönleri olduğunu düşünüyor. İnsanların yaratıcılık veya özgürlük düşüncesine sahip olmak gibi yönleri, her türlü mantık veya karmaşıklık hesapların ötesinde. Ancak bilincin ne olduğu veya makinelerin bu düzeye erişip erişemeyeceği konularındaki görüşler bunlardan ibaret değil.

Kuantumsal Görüşler

Bilinç üzerindeki görüşlerin bir bölümünün kaynağı, en derin ve geçerli fizik kuramı olarak kabul edilen Kuantum Kuramı. Kuramın yaygın olarak kabul gören Kopenhag Yorumu’na göre bilinç ve fiziksel dünya, aynı fiziksel gerçekliğin tamamlayıcısı. Bir kişi fiziksel dünyaya ait bir özellik hakkında gözlemde bulunur veya deney yaparsa bu kişinin bilinçli etkileşimi fark edilebilir değişimlere neden olur. Şuurun bir veri olarak kabul edildiği ve bunu fiziksel temellerden türetme yoluna gidilmediği -her ne kadar bunun gerçekleşmesi için gerçek beyinlere gerek varsa da- şeklindeki Kopenhag Yorumu, bilincin büyük-C (bu isimlendirmede İngilizcede hem “consiousness” hem de “Copenhagen” kelimelerinin C harfiyle başlamasına atıf yapılır) modeli olarak da kabul ediliyor. Bu görüş, kuantum kuramının öncüleri olan Niels Bohr, Werner Heisenberg ve Erwin Schrödinger arasında da popülerdi.

Bilinçle madde arasındaki etkileşimi göz önüne alan büyük-C modeli, kuramın başlangıcından yani seksen yılı aşkın süredir devam eden bazı açmazların da kaynağı. Bu tür açmazların en bilinenlerinden Schrödinger’in Kedisi’nde canlı bir kedi, içini göremeyeceğimiz bir kutuya konur. Bu kutuda belli bir süre sonra kedinin canlı veya ölü olması durumları için yarı yarıya şans veren bir zehir mekanizması vardır. Süre sonundaki kesin durum ancak bir gözlem sonucu belirlenebilir.

Buna karşı olan görüşe göreyse bilinç, biyolojik bazı süreçlerin sonucudur. Biyoloji, sonunda kimyaya; o da daha sonra fiziğe indirgenebilir. Bilincin bu kuramı küçük-c olarak isimlendirilir. Bu kuram sinirbilimcilerin “aklın süreçleri beynin süreç ve durumlarıyla özdeştir” görüşüyle örtüşüyor. Şuurun küçük-c kuramı, Kuantum Kuramı’nın açmazları önlemeyi hedefleyen Çoklu Evren Modeli ile de uyum sağlıyor. Bu kuramda gözlemciler de fiziğin (matematiğinin) bir parçasını oluşturuyor. Scrödinger’in Kedisi deneyinde kedinin hem canlı hem de ölü olduğu ara durumlar yoktur. Kedi her an ya ölüdür ya da canlı. Eksik olan bizim kedinin durumu hakkındaki bilgimiz. Bir doktor nasıl ki hastasına koyduğu teşhisi, yeni bir tomografi çekiminden sonra değiştirirse, biz de kediyi gördükten sonra görüşümüzü revize ederiz.

Bilincin Büyük-C Modeli

Bilimciler, bilincin her zaman bir hesaplama sürecinin sonucu oluşup oluşmadığını anlamanın peşindedir. Bir bölümü, yaratıcı anın ince hesapların son ürünü olarak ortaya çıkıp çıkmadığını tartışır. Örneğin rüyalar veya öngörüler yoluyla ortaya çıkan buluşlar arasında dikiş makinesi (Elias Howe, 1845) ve benzen’in çembersel yapısı (1862, August Kekule) sayılabilir. Bilincin büyük-C modelini destekleyen dramatik bir örnek olarak kendi kendini yetiştirmiş olan Hintli matematikçi Sirinivasa Ramanujan (1888-1920) gösterilir. Elli yıldan fazla süreyle kaybolmuş ve bu nedenle unutulmuş olan ve 1988’de ele geçirilip basılan defteri, matematiğin farklı alanlarından ispatsız olarak doğrudan yazılmış görünen binlerce formül, kendisinin çağının ne kadar ilerisinde olduğunu gösterir. Bu formülleri nasıl elde ettiği ve yazdığı konusu hâlâ daha anlaşılamıyor.

Büyük-C modeli, ulaşılan sonuçların beynin maddesel ortamıyla bunun ortaya çıkardığı akıl kavramlarının ortak etkileşiminin nasıl gerçekleşmekte olduğu konusunda bir dizi soru yaratıyor. Bilinç tek başına maddi dünyada fiziksel değişimlere neden olamaz fakat muhtemelen kuantum süreçlerinin evriminde olasılıkları değiştirebilir. Kuantum fizikçilerinin uygulayıp yorumladıları şekliyle klasik çift-yarık deneyi, deneyin sonucunun, parçacıkların hangi delikten geçtiğini bilmek istersek farklı, istemezsek farklı çıktığını gösterir. Yani bizim bilinçli isteğimiz, adı geçen parçacıkların yolunu değiştirebilir. Bu deney bize madde ve aklın nasıl etkileştiği konusunda ışık tutuyor.

Bilinçli Makineler 2

Gezegen yüzeyine 2012’de indirilen Mars hareketlisi Curiosity, kısmen kendi yolunu belirleyip kayalar, toprak ve diğer malzemeler üzerinden örnekler alarak kimyasal analiz yapıyor; malzemenin içerdiği element, bileşik ve mineralleri belirleyebiliyor.

Kendi Kendine Öğrenebilen Sistemler

Günümüz bilim dünyası, bilinç veya bilinçlenme olayının, sadece kendine verilenleri uygulayıp basit veya karmaşık görünen şekillerde tekrarlayan değil; beyin gibi yaptıklarından öğrenen, böylelikle kendini yeniden konuşlandırarak organize edebilen sistemleri içermesi gerektiğini ileri sürüyor. Hali hazırda geçmiş yaptıklarından ve çevreden aldığı verileri değerlendirerek öğrenen sistemleri geliştirmede bazı adımlar atılmış durumda. Ancak bu alanda çalışan araştırmacılar, kendi kendini yeniden organize edebilen ve yeni duruma uyum sağlayabilen dizgelerin, insan beyni düzeyinde karmaşıklığa sahip olacak şekilde tasarlanıp tasarlanamayacağı konusunda görüş ayrılıklarına sahip.

Bilimciler, beynin işlevleri ve donanımı konusunda şu an yeterli bilgimizin olmaması yanında, daha önemli olarak, bu düzeyde dizgeler için gereken matematiksel altyapı ve ilgili kuramdan henüz yoksun olduğumuzu belirtiyor. Belki de sadece biyolojik temelli bazı makineler, yeteri düzeyde yaratıcı ve esneklik sahibi olabilir. Bu durum araştırmacıların yakında yeni ve biyolojik temelli yapılar üzerine çalışmaya başlamaları gerektiğine işaret ediyor.